Sinemalarımızda yeni bir Tim Burton filmi var. Başrollerde Eva Green ve Samuel L. Jackson yer alıyor. Karanlık atmosferi ile en bilindik eserlere bile bambaşka bir anlam katan yönetmen son dönemde fantastik roman dalında haklı bir ün kazanan Ransom Riggs’in Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları’nı sahiplendi.

Film projesinden önce İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan, editörlüğünü Alican Saygın Ortanca, çevirmenliğini Aslı Dağlı’nın yaptığı ilk iki kitabı, Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları ve Gölge Şehir, üçüncü kitap Ruhlar Kütüphanesi takip ediyor. İlk iki kitabı okumuş biri olarak gittikçe yükselen heyecan ve açlıkla beklediğimi söyleyebilirim. Üçüncü kitabı en kısa zamanda alıp okuyacağım.

Fantastiktir ne yapsa yeridir diyebilirsiniz. Zaten başımıza ne geliyorsa yüzeysellikten, her şeyi böyle algılama alışkanlığı ve kolaylığından geliyor. Üst metinde uçuşan, küçük kuklalara can veren, geleceği gören şeyler okuyabilirsiniz. Ama alt metinler yazarın asıl yazarlığını yaptığı, hazinelerini gizledikleri yerlerdir. Tim Burton gibi bir dehanın Bayan Peregrine gibi modern bir eserin üzerine atlaması boşuna değil. Naçizane, yakaladığımı düşündüğüm bazı alt metinleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk kitap günümüz ve İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanan İngiltere, bana özellikle Kral Arthur döneminin gizemli adası Avalon’u hatırlatan, Galler açıklarındaki sisli bir adada geçiyor. Bu ada bazılarına Marion Zimmer Bradley’in Avalon’un Sisleri kitabında anlatılan adayı hatırlatabilir. Ayrıca hikâyedeki doğacı Keltik doku (döngüye giriş mekânı olan tarihi mezar), ana tanrıça figürüne gönderme yapan anaerkil druid kadın (Bayan Peregrine ve diğerleri, döngüyü sağlayan kadınlar) motifi de bunu destekler görünüyor. İkinci kitap ise hava saldırılarından mahvolmuş Londra’da geçiyor. Çıktığım uzun bir yolculuk esnasında her iki kitabı da birer günde bitirdim. Korkun benden.

Aklınızın karıştığının farkındayım. Fakat bu zorlu tarih aktarımlarına rağmen seri gerçekten güzel geçişlerle dokunmuş, merak etmeyin. Dil, anlatım, birbirini hızla takip eden sürprizler eseri akıcı kılıyor. Evet, içinde fantastik öğeler bolca var ama küçük kahramanlarımız dağları devirmiyor, hatta genelde oldukça çaresiz görünüyorlar. Konformist, kendi dünyalarına (döngülerine) sığınmış minik Hobbitler (Çocuklar) gibiler. Ancak birbirleri ile iletişime geçip bir takım olduklarında bir sonraki aşamaya ulaşabiliyorlar. Okurken bu kafanızda “şimdi hangi zorluklarla, neyle yüzleşecekler ve onu nasıl aşacaklar?!” diyorsunuz. X-Men tarzında hareketler beklememelisiniz. O zaman her şey çok daha kolay olurdu. Alt metin derken bahsettiğim gibi yazar kolektif bilinç ve hareket  üzerinde çalışmış. Uçabilen bir kızımız var ama belindeki ip bırakılırsa uzaya kadar yükselip kaybolacak, demir ayakkabılar giymek zorunda. Enoch başka kalpleri alıp bir başkasına can verebiliyor ama herkesin canını sıkacak kadar hayat enerjisinden yoksun. Jacob’un görmek istemediği şeyler var ama kimsenin göremediklerini, görmek istemediklerini o görüyor. Fazla spoiler vermemek lazım.

Ransom Riggs’in kalemi gerçekten akıcı. Yıllardır biriktirdiği, arkadaşlarından edindiği aralara serpiştirilmiş siyah beyaz fotoğraflar ise kitaplara bambaşka, nefis bir hava katmış. Kısacası tavsiyem önce kitapları okumanız ve ardından çok daha büyük bir heyecanla Tim Burton’ın zihninden geçen, Eva Green’li, Samuel L. Jackson’lı filmi beklemeniz.

Alt metin olarak gördüklerime biraz daha girmek istiyorum. Farkındaysanız hâlâ yazıya başlık olan kısma gelemedim. Yukarıdaki kasıtlı göndermemde olduğu gibi kitapta yolculuğa çıkan ufaklıklardan (Çeyreklik? Hobbit?) oluşan zorunlu bir yol kardeşliği oluşuyor. Küçük parçaların oluşturduğu, yavaş yavaş mücadele etmeyi öğrenen kolektif bir ekip. Ama bu çocuklar kendi kısır döngülerinden sıyrılıp bugünden savaşa, bombalardan kaçmaları gerekirken bombalara doğru Londra’ya yürüyorlar. Size özellikle vurgulamak istediğim kısım da tam burada başlıyor. Bunu fark ettiğimde aklıma İkinci Dünya Savaşı’nda Londra ve Londra’nın çocukları geldi. Trenlere bindirilip ailelerinden ayrılan, kırsala, bilinmeze giden çocuklar.

Yüzyıllarca dünyaya hükmetmiş küçük bir ada devletinin başkentinin bombalanışı. Korkuyla çocuklarını savaş psikolojisinden uzaklaştırmak isteyen ailelerin, onları trenlerle şehir dışına, kırsala gönderişi. Son derece travmatik bir dönem. İşte Ransom Riggs fantastik edebiyat için büyük önem taşıyan bu trajediye atıf yapmış ama farklı bir yorum getirmiş. C.S. Lewis’in Narnia Günlükleri’nde Londra’da bombalardan saklanmak için dolaba giren ve giysilerin arasından gizli, fantastik bir dünyaya geçen çocukları hatırlarsınız. Tabii Narnia’nın yazarının aynı okulda beraber hocalık yaptığı, Hobbiti ve Hobbitleri ile ünlü J.R.R. Tolkien’i de. Döngüler, dolaplar, tren istasyonundan, Londra’nın o tarihsel tren istasyonundan, 9. peronun duvarından geçilerek diğer evrende Hogwarts’a giden trenler ya da daha da alegorik hale getirirsek konforunu, küçük dünyasını terk eden Hobbitler. J.K. Rowling’in Harry Potter’ı gibi (ki bence çok alıntı ve tanrısal / epik kahraman / kahramanlık içerir) Ransom Riggs’te Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları’nda aslında aynı olayın modern versiyonlarını alt metnine yerleştiriyor. Savaş ve çocuk figürlerini tarihin çocuklara yönelik en şiddetli olduğunu düşündükleri zaman ve olaylarla beziyorlar. C.S. Lewis ile aynı üniversitede hocalık yapıp yakın dost olan J.R.R. Tolkien ile bir konuşmalarında “Savaşın İngiltere’ye, insanlığa ve özellikle çocuklara etkilerini kaldırmak için…” fikir birliği ettikleri rivayet edilir. Hatta bunun üzerine Narnia ve Yüzüklerin Efendisi’nin ortaya çıktığı vurgulanır.

Tabii ki Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları’ndan bir “Narnia” ya da “Yüzüklerin Efendisi” çıkarmaya çalışmıyorum. Ama bir döneme, İngiltere’ye, Londra’ya damga vurmuş, çocukların etkileneceğini düşünerek yapılan üretimleri, eserleri, bu eserlerin günümüze etkilerini sunmak istiyorum. Hele hele ülkemizin içinde ve etrafında bunca savaş, çocuk ve ölüm varken…

Bugün dünyanın pek çok yerinde savaşlar sürer, en zalim kurşunlar çocuklara yönelirken yıllar öncesinde bazı insanların şiddet ve zulümle baş edebilmek için, geleceklerinin, geleceğin sahibi olduklarını bildikleri evlatlarına sahip çıkmaya çalışması fazlasıyla anlamlı ve önemli değil mi? Bunu bir kültür, bir sembol olarak yaşatıp Lewis ve Tolkien’den Rowling ve Riggs’e kadar ders verici öğelerle kurgulamak, alegorik, alt metin bile olsa edebiyat vasıtasıyla dünyaya, insanlara bu mesajı ulaştırmak önemli değil mi?

Bazı ulusların geleceğe bakış açısı, trajedileri ile baş etme şekilleri ve bazılarının bakışsızlığı bir kez daha acı bir tablo olarak önümüze seriliyor.  Savaşta arada kalan, sıkışan çocuklarına sahip çıkmaya çalışanlar ile onları örseleyen, hatta cepheye süren cehaleti hangi terazi tartabilir? Hangi cehaletle bu anılabilir?

Tabii ki edebi bir eserden bir manifesto çıkaralım demiyorum ama Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları’nı okuduğumda yazıda sürekli bahsettiğim dört eserin Londra merkezli savaş ve çocuklara yönelmesi takdir edilmeli diye düşünüyorum.

Ve son söz olarak hâlâ çocukların öldüğünü hatırlatmak istiyorum. Açlıktan, şiddetten, dışlanmaktan, ötelenmekten kurtulamıyorlar. Mülteci oluyorlar, düşman sayılıyorlar, çocukca büyümek, yaşamak, bir umuda sahip olmak en doğal haklarıyken bu zulümle, nefretle ellerinden alınıyor. Ortadoğu, Latin Amerika, Afrika ve bunun gibi…

Batı ya da Doğu başkalarının acılarını görmek konusunda ne kadar başarılı bu bir tartışma konusu ama edebiyat görüyor dostlarım. Ve bu edebiyatı daha da özel, gerekli, lazım kılıyor. Edebiyat türlerinden bağımsız, küçümsenemeyecek bir şekilde özgürlüğün önünü açarak özgürleştiriyor.