Yazmak için ikimiz de tetikteydik. İlk hamle kimden gelecekti. Bilgisayar bana, ben bilgisayara bakıyordum. Gözlerini kısmış rakibinin tabancasının kabzasına davranmasını bekleyen bir kovboy gibiydim. Bilgisayar ekranının da gözlerini kıstığından emindim ama ciddi yüz ifadesiyle belli etmiyordu. Hamle yapmalıydım, silahına ilk davranan kazanacaktı. Çok eskilerde kedimle böyle bakışma yarışması yapardım, sonra sıkılır gözünü başka yere çevirirdi. Aklıma bu eski güzel hatıra gelince bıraktım düello meydanını. Soğuduğuna emin olduğum çayımdan bir yudum almak için bardağa uzandığımda, karşımdaki sandalyede Nubar Terziyan’ı gördüm. Ne zamandır oradaydı acaba. Muhtemelen bilgisayar ekranıyla tutuştuğum kavgaya anlam veremeyecek kadardır orada oturuyordu. Bunu düşünürken ilk sorusu daha bir farklıydı. Önümdeki tuşları ve ekranı olan cihazı merak etmişti. Laptop dedim, sen gittikten sonra hayatımıza girdi, sizin zamanınızdaki bilgisayarların küçültülmüş hali, hatta bu ne ki bunun cebe girenlerini bile yaptılar Nubar Baba dedim. Aman evlat bana baba, amca falan deme dedi alyanaklarıyla gülümseyerek. Anlam veremesem de az önceki kovboy halime geri döndüm, hızlı bir şekilde silahıma davranıp internette arama yaptım. Nubar Baba’nın bu teknolojiden pek haberinin olmamasını avantaj olarak kullandım. Bir zaman makinesine binmek gibiydi internet ancak kara bir güne götürmüştü makine beni. Sinemamızın efsane “jön”ü Ayhan Işık’ın vefat etmişti. Bilir misiniz sinema seçmelerinde sigara yaktırılır Ayhan Işık’a ve hepimizin daha sonra sinemada izlediği ve emin olduğu şekilde sigara içmesine tav olur yapımcılar ve ilk filmine başlar. Evet kimse ondan daha karizmatik sigara içemezdi. 13 Haziran 1979’da fenalaşmasına, beyin kanamasına, 3 günlük komaya ve 50 yaşında Yeşilçam’ı ve bizleri bırakmasına sebep olan şey de sigara içmesiydi. Vefatı sonrası oğlu gibi sevdiği Ayhan için Nubar Baba bir ilan verir:

-“Oğlum Ayhan. Dünya fanidir ölüm herkese nasip ama, sen ölmedin, zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. Ne mutlu sana.

Çok kısa oldu senin için hayat
Ruhuna Fatiha, nur içinde yat.
Amcan: Nubar Terziyan.”

Bu ilanın ardından Ayhan Işık’ın ailesinden hemen geceden gündüze değil de, bugünden yarına değil de, çok acil olarak değil ama çabuk çabuk bir başka ilan yayınlanır.:

“Amcan Nubar Terziyan imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur. Görülen lüzum üzerine üzüntüyle duyururuz. Ailesi”

Bu üzüntüyle beraber Nubar Baba tekrar bir ilan yayınlayarak önceki ilanını düzeltir. Çünkü Nubar Baba “afedersiniz Ermeni” idi. Soyadı Alyanak iken(ki ona daha uygun bir soyadı olamazken) sinemada köklerinden utanmadan Terziyan soyadını kullanmıştı. Ayhan Işık ise Balkan göçmeni idi ve soyadı Işıyan’dı. Mazallah o da Ermeni olabilirdi. Sinemamızın kralının Ermeni çıkması ne büyük yıkım olurdu hafazanallah.

O ilanı veren Ayhan Işık’ın eşi Gülşen Hanım değilmiş dedim. Biliyorum dedi, zaten önemi de yok kimseye kırılmadım ki dedi üzüntüsünü gizlemeye çalışarak gülümserken. Kalktım ikimize de bir çay koydum getirdim. Bir gazeteciden çok bir torun ilgisiyle hayatından sorular sordum, anlatmaya başladı.

1909’da İstanbul’da doğmuş. Yani ben İstanbul’a taşınmadan 100 yıl önce neredeyse. İçimden düşündüm bu adam bu topraklarda sırf ırkı nedeniyle hoş karşılanmayacak da  beş senedir burada olan ben mi bu toprakların asıl sahiplerindenim, gülümsedim, 6-7 Eylül olaylarında belki ben de taşlayacaktım Lefter’lerin Nubar Terziyan’ların evlerini. Yüz yıllardır burada yaşayan adamlar 15-35 yaş arası gençlerin hışmına uğrayacak, kendi içerisinde ne kadar trajikomik bir hadise. Ama trajedisi daha fazla olan bir hadise. Bu konudan hiç bahsetmedim, bunun hakkındaki üzüntülerini kaşımak istemedim. Çünkü o bu toprakların insanıydı ve bunu kimse değiştiremezdi.

Ne diyordum? 1909’da doğmuş polis olmak istemiş ama baba mesleği terzilik de yapmış. Tabi esasında “Gençler Temaşa Heyeti” ile çocuk yaşlardan beri tiyatro oyunları sergilemiş. Gedikpaşa’da, genelde Ermeni asıllı vatandaşlarımız tarafından kurulan bu tiyatro grubunun önemli isimleri arasında,  Apraham Hıdışyan, Yetvart ve Sisi Yeresyan, Nigoğos Menaşkyan ve Torkom Sırabyan varmış. İstanbul’un hemen hemen her bölgesinde tiyatro oyunlarıyla savaşlardan yoksulluklardan bunalmış dünyanın en güzel şehirlerinden birinin insanlara umut ve sanat aşılamışlar. Bu arada babasıyla ilgili şehir efsanesi de vardır ama onu sormadım, belki de bazı şeyler efsaneyken daha güzel diye gerçekten kaçtığım için. Dönemin Galatasaray yöneticileri babasının manifaturacısına gelirler ve forma renkleri kırmızı beyaz kumaş alacaklardır. Beyaz elinde yoktur Nubar Baba’nın babasında ve sarı da güzel olur yanında diye yöneticleri ikna eder ve Galatasaray’ın bu zamana kadar gelen sarı-kımızı renkleri doğar.

Gençler Temaşa Heyeti tiyatro gösterileri sonrası, Nubar Baba Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Efsuncu Baba eserinin film uyarlamasıyla da ilk rolünü kaparak hiç çıkmayacağı, ölse bile çıkmayacağı Yeşilçam’a adım atmış tam kırk yaşında.

Sinema öncesi polislik, terzilik, oyunculuk yaparken; sinemada bunlardan çok daha fazla mesleği icra etmiş. Oyunculuğu bile sinema filmlerinde canlandırmış, hatta imamlığı bile. Ve bana sorarsanız, aramızda kalsın ama şu devirde etrafımızı sarmış olan bir sürü hocadan daha çok yakışıyordu imamlığa.

Yaz kış denize girmeyi severmiş. Bundan dolayı sanırım ki en sevdiği rolü “Denizden Gelen Kadın”da oynadığı balıkçı Murat Reis rolü. O filmde de hem Bediş’e hem de İbrahim’e kol kanat geren müşfik bir baba rolündeydi. Aynı yıllarda çok sevdiği 40 yıl aynı hayatı paylaştığı eşini kaybeder. Torunları ve Yeşilçam onun derin hüznüne merhem olmaya çalışır. Denize girmeyi de bırakır. Her hafta kıymetli eşini mezarında ziyaret eder, yaşlandıkça ister istemez gidemez olur, bu konuyu eşine anlatır ve nasılsa yanına geleceğim deyip özür diler. O yüzden benim yanımda da çok kalmadı biz de sohbetimize daha sonra devam etmek için sözleştik. E kolay değil yüzlerce film ve bir asıra yakın bir hayat, öyle bir çırpıda anlatılabilir mi bunca yaşanmışlıklar.

1994 yılında Nubar Baba eşinin yanına dönmüş, geride yüzlerce film, alyanaklı tonton bir amca/baba/dede sureti bırakarak. Sadece bir kere ödül almış, o da ölmeden önce Ankara’da verilmiş olan yaşam boyu emek ödülü. Ama bunu çok fazla dert etmiyordu.

 “Çok param olsaydı ne yapacaktım? Hadi tutun bir araba alacaktım, o da kapının önünde duracaktı. Şimdi köşeye çıkıp dolmuş beklerken önümden kim geçse, ‘Buyrun Nubar Bey’ deyip arabasına davet ediyor. Sinemada parayı starlar kazanır. Biz o çok para alanların çevresini sarar, onların biraz daha şöhrete kavuşmasını sağlarız. Devlet sağ olsun, borçlanarak emekliye ayrıldık. Geçinip gidiyoruz işte…” demişti bundan 35 yıl önce. Aldığı en büyük hediye bu dünyayı geride bıraksa bile anılarımızda yaşıyor oluşu.

Sinema starlarının mutluluğu ve filmin sonunda seyircilere mutlu son izletebilmek için, yani başkaları için çabalamanın mutluluğunu yaşayabilmek için çaba sarfeden tüm Yeşilçam emekçilerine atıfta bulunmak için bir yazı kaleme almak… Sonunda yazacağım şeyi bulmuştum.  Az önce gözlerimi kısarak düelloya davet ettiğim bilgisayara bu sefer Nubar Baba şefkatiyle yaklaştım ve başladım yazmaya…