Malumunuz, bir garip “Darbe Kalkışma”sından yeni çıkmış, postmodern bir “OHAL”e girmiş bulunuyoruz. Ülkemiz, oy kaygısıyla muhafazakârlığın yükseltilmeye çalışıldığı günümüzde “daha ne olabilir”lerin ulaştığı en fantastik, kestirilemez uçlara doğru yol alıyor. Şaşırmamaya, daha kötü ne olabilirleri olumlayan yaşanmışlıklara yelken açıyoruz. Rüzgârın yönü yine değişmiş. Dün kolkola yürüyenlerin bastığı zemin “güya” aldatılmışlığın kaygan taşları ile döşenmiş. Yüzümüzde haklı çıkmakla, “keşke haksız çıksaydık”ın acı dolu, ülkeye dair kaygılı gülümsemesi var.  Vatan, örgüt ve terörden geçilmiyor.

İşte bu ortamda televizyonlarımız, dün “Hizmet” bugün “Örgüt” sayılan kuruluşun 40-50 yıllık kurucu üyeleri, muhtemelen en üst düzey imamları, FETÖ’nün kara kutuları, itirafçılar ile dolup taşıyor. Alabildiğine rahat, bacak bacak üstüne atıp kahkahalarla güldükleri şeyler negatif olsa da, güçlerini hissettirmenin, “nasıl kandırdık ama!”ların verdiği hazzı yaşıyor gibiler.

İnsanlar uzun süre sonra ilk defa gözlerini ekrandan, tartışma programlarından alamıyor. Kitap ve dergi satışlarındaki korkunç düşüşün sebebi insanımızın yoğun kafa karışıklığı, durmadan değişen siyasi iklimden dolayı yakalandıkları zihinsel grip olabilir mi? Açılım döneminde TRT tarafından belgeseli yapılan, dünyanın en iyi 50 yazarı arasında gösterilen Aslı Erdoğan’ın hapiste olup, bu olağan şüphelilerin gündeme taşınması, söz sahibi kılınması, bilirkişi yapılması. Kimin ne zaman vatan evladı ya da vatan haini sayılacağı belli olmuyor.

Darbe başarıya ulaşmış olabilir mi?

Yıllardır gözlerimizin önünde gerçekleşen şahıs ve kurum avını, ele geçirilmek istenen, yok edilen itibarları biliyoruz. İşte bu sektörlerden, hedeflerden biri de futbol dünyasıydı. Tribünün sesini ele geçirme çabası, siyaselleştirilmeye çalışılan kulüpler, göz dikilen stat ve tesis arazileri. Ne isterseniz verilen bir düzende insan ister istemez şımarır. Oburluğu artar. Uymayanlar, bu projeye karşı çıkanlar Özel Yetkili “İnfaz” Mahkemeleri ile yerle bir edilmeye çalışıldı. O zamanın hüküm verenleri ya hapiste ya da yurtdışına kaçmış durumda. Tekrar hatırlatmak istiyorum; bu insan avını yapanlar, bu güç gösterisine yancı, emir eri, komutan olanlar hâlâ televizyonlarımızdan bize güç masalları fısıldıyorlar.

Sözde Şike Soruşturması vesilesi ile küme düşürülmek istenen takımların hangi lige gönderilmek istendiğini hatırlıyor musunuz? “Hizmet”in “Bank Asya”sı sponsorluğundaki 1. Lig. TFF ve Kurullarını özellikle bir takımı düşürmek konusunda çekimser kaldıkları için “Ergenekon gibi olursunuz” diye tehdit eden Hüseyin Gülerce’yi, “Diğer davalar gibi üç ay konuşulup unutulur demiştik” diyen ÖYM Savcısı Mehmet Berk’i, TFF daha iddanamesi belli olmayan soruşturmada hızlı (görüşlerle şekillenmiş, delilsiz) karar almayınca baskın yapıp baskı uygulayan ÖYM Savcısı Zekeriya Öz’ü, devşirilecek kulüplerin başına getirilmek istenen kulüp imamlarını, proje başkanları, yöneticileri unutmak mümkün mü?

Büyük paraların döndüğü futbol sektörü, kulüpler vasıtasıyla kitlelerin yönlendirilebileceği, sokaklarda ses olabilecek bir potansiyel barındırıyor. Bu davayı desteklemek için “Böl ve Yönet” anlayışı tribünlere ve dolayısıyla sokaklara sokulmaya, renk ve amblemler birbirine kışkırtılmaya çalışıldı. Bunu futboldan iyi nasıl yapabilirsiniz? 6222 numaralı “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi” kanunu da bu amaca hizmet eder hale getirildi. Bazı camiaların güç odaklılığı yüzünden neredeyse başarıya ulaşılıyorlardı. ÖYM’nin bozuk zihniyet sokaklara indiğinde aynı renkleri seven geniş, din, dil, ırk, siyasi görüşü farklı çok geniş kitleler ortak bir noktada direnmeye başladı. İtiraz kaldırımlara, halka inmiş, tribünler mücadele etmeye başlamıştı. Uğranılan şiddet, had bildirme çabaları gittikçe artıyordu. Zulüm “Taraftara gerçek mermi kullanabilirsiniz” boyutuna ulaştığında belli polis profilleri tanınmaya başlamıştı. Öyle ki 3 Temmuz 2011’den itibaren ve özellikle Gezi döneminde aşırı şiddet uygulayan tüm polisler aynı kişilerdi. Aynen 17–25 Aralık olaylarında açığa alınan polisler gibi.

Gezi Parkı olaylarının başlaması ile bu örgütü, dolayısıyla polislerini tanıyan tribün aktivistleri büyük görev üstlendi, en ön saflarda yer aldılar. Karşılarındakileri tanınıyorlardı. Şiddetin dozu doğru özneyi, Cemaat’i haykıran topluluklara hınçla yöneldi. Gezi’ye en çok sahip çıkan iki kulüp taraftarı, Avrupa’da cezalarını(?) çekmelerine rağmen birden bire, özellikle Gezi’deki “Taraftar Buluşması”nın ardından kanunsuz polis fezlekesi ile yeniden cezalandırıldı. Bu talebin ülkenin idarecileri tarafından UEFA’ya iletilmesi ise manidardı.

Tribündeki ayrışma başarıya ulaşacakken Gezi Parkı sadece renkleri değil, çok farklı görüşteki insanları yanyana getirerek siyasi manevraların kısırlığından kurtulan bir toplumsal uzlaşı, birbirine güven, inanç sağladı. Yan yana durmaya başlayan tribünler, sokakta öldürülen insanlarımızın her tribünde yankılanması “Hayalet İktidar / Ortak” için en büyük tehditti. Farkındaydılar, kimse göremez, görmezden gelirken onlar hayaletin aç gözlerine bakıyorlardı. Büyük takımların maçlarına farklı formalarla insanlar gidiyor ortak sloganlar beraber atılıyordu. Tribüne müdahele edilmeliydi. 6222 bir güvence zannedilirken tribünü dizayn için kullanılan bir hale dönüştü. Onu Passolig uygulaması takip etti. Farklı takım taraftarları başka takımın maçına giremeyecekti. Sivil polislerle yaratılan kavgalar, tribünlerin karıştırılması, bu yapıya yakın tribün guruplarının desteği, deplasman yasağı bu faktörlerle şekillendi. Düşünün, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın karşılıklı oynadığı maçlarda ortak sloganların atılması bu ülkedeki bazı şeyleri değiştirebilir miydi? Durumu çok güzel ortaya koyabilirdi. Bu yüzden tribün şekillendirilmeliydi. Bölmek zorundaydılar.

Son olarak Passolig’in Süper Lig’de takımı olan, başkanlık yapan birine, Aktif Bank’a ait olduğunu önemle vurgulamak istiyorum.

Futbol halkların kendini ifadesi için bir vesiledir. Tribün işine başka güçler karışmadıkça sokağın samimi sesidir. O sesler yan yana geldiğinde bu ülke ve bu ülkenin farklılıklarıyla zengin insanları çok daha aydınlık günlere yürüyebilir. Uzun zaman önce tribünlerin bizlerin “Gölge İktidar”, “Bir hayalete dokunamayız” dediğimiz FETÖ’ye karşı ülkesi ve milleti için bağırması, fanatizmin karanlık yüzü kadar bir ülkenin aydınlık yüzü olabildiğinin göstergesi gibi. Futbolu sevin demiyorum ama futbolun gücünü asla küçümsemeyin. Küçümseyenlerin, “unuturlar” diyenlerin hangi duvara tosladıkları ortadadır. Cemaat, Hizmet, FETÖ vasıtasıyla bavullarla taşınan belgeler, medyada kurulan infaz giyotinleri, özellikle spor medyasında yer alıp hâlâ ahkâm kesenler, hâlâ oralardan ahkâm kesiyorlar.

Tribün farklılıklarıyla bir araya gelerek bu akına göğüs gerdi. Hafıza oldu. Birbirimizi ötelediğimiz sürece birileri bizi hep aldatmaya, kullanmaya çalışacak. Hızla bir sürü şey yaşanan, yaşatan bir ülkede bu zehire, yaşananlara alışmaya karşı koyan en önemli panzehir unutmamaktır. Unutmayın. Unutturmayın…