Bilim, çoğunluk tarafından kabul edilmiş olguların aksini iddia ettiğinde, tarihe yeni bir kapı açmış olur. Şimdiye kadarki tüm radikal değişimler bir soruya herkesin verdiği aynı cevabın aksini savunan bilim insanları tarafından gerçekleştirilmiş ve çoğu ilk aşamada güçlü muhaliflerle boğuşmak durumunda kalmıştır. Bu yazıda da insan psikolojisi üzerine çalışmaları ile dünya genelinde kocaman tartışmaların açılmasına neden olan, muhalifleriyle karşı karşıya kalan Paul Bloom’un çalışmasını konu ediniyoruz ki hep birlikte düşünelim; Empati, faydalı bir yeterlilik mi, zararlı bir engel mi?

Psikolojiyle çok ilgili olmasam da dünyanın her haline, araştırmanın her türlüsüne olan hevesimden ötürü bu konudaki çalışmalara ara sıra göz atarım.  Okunacak, izlenecek, öğrenecek şeyler aradığım bir günde, önyargının zaman zaman iyi bir şey olup olmadığı hakkındaki TED konuşmasıyla, Yale Üniversitesi profesörü Paul Bloom gözüme çarptı. “Ne kadar da ihtiyacımız olan cinsten ters köşe bir bilim insanı” düşüncesiyle küçük bir araştırmaya giriştim ve malum yazıya rastladım. New York Times’ta yayınlanan, 2013 tarihli olmasına rağmen günümüz bilgi kirliliği denizinde bugüne kadar gözümden kaçan “Kuyudaki Bebek – Empati Karşıtı Vaka” başlıklı makale. Konu hakkındaki daha güncel bir diğer yazısı ise şunun gibi tatlı bir girişle başlıyordu; “Ne yaptığımı soranlara empati ile ilgili bir kitap yazdığımı söylüyorum. İnsanlar gülümsüyor ve başını sallıyorken ekliyorum ‘Empatiye karşıyım’.”

İlgimi çekmeye yetti. Bloom’un da bahsettiği, yaptığım küçük araştırmalarda da gördüğüm üzere bu çalışmalar bir tek beni değil dünya genelinde Bloom’un meslektaşları başta olmak üzere pek çok okuru etkilemişti.

Dünyaya başkalarının gözünden bakabilmenin ve diğer yaşamlarla ilişki kurabilmenin doğru bir birey olabilme yolundaki etkisi bariz. Hangi koşulda olursa olsun başka hayatları anlayabilme, kişilerin yerine düşünebilme ve hislerini paylaşabilme yoluyla çevreyle bir olabilmek, var olduğumuz tüm suretlere daha insani, daha vicdani bir bütünlük kazandırıyor. Bloom bu yönü ile empatiyi çöpe atan bir bilim adamı değil ancak hiç tartışmadan “iyi melek” diye nitelendirdiğimiz bir kavramın gözden kaçan etkilerini düşünmemizi sağlıyor. Empati, dünyadaki sorunları tamamen çözer mi, yoksa yeni sorunlar mı yaratır, bunu düşündürüyor. Empatinin gerçeklere sağır olduğunu söylüyor. Devamında ise empatinin öfke ile bağlarından bahsediyor.

Bloom’un çalışmasını incelemenizi önerip, çalışmadan anladığım öze geçiyorum. Bloom’a göre empati, analitik düşünce yollarına açılan bir kapı değil, hatta çoğu kez bireyi bu kapının dışına yönlendirerek rasyonel olmayan kararlar vermesine neden olan bir araç. En önemli eksikliği ise empatinin tanışlıkla birebir ilişkisi olması. Empati ile “tanımlanabilirlik” olarak adlandırdığı kurbanı tanımanın (en azından hakkında bilgi sahibi olmanın) birebir ilişkisi olduğunu söylüyor. Dahası, duygusal hareket etmenin, kararın sonuçlarını düşünmenin önüne geçebildiğini belirtiyor.

Çocukların ölümüne yol açan bir ilaç üreten şirkete ne yapmalıyız diye sorulduğunda herkesin şirketi kapatmayı, ağır cezalar vermeyi önerdiğini; ancak belki faydalı bir üretimi de olan şirketin kapanmasının daha fazla ölüme neden olacağını kimsenin düşünmediğini, bireylerin empatinin doğurduğu öfkeyle cezaya odaklandığını belirtmiş. Ben bunu duygusal tuzak olarak tanımladım. Kriz anlarında soğukkanlı olamama hali gibi. Karşı tarafın acısı ile bağlantı kurulduğunda, acı kişiselleştirildiğinde mantıklı karar verememe hali.

Savaş alanında bir anne düşünün, çocuğu yolun ortasında vurulup ölüyor, anne yanına koşmak istiyor. “Birileri” anneyi tutup sakinleştirmeye ve güvenli bir yerde saklamaya çalışıyor. Birileri’nin yaptığı soğukkanlı, rasyonel bir hareket. Böyle olmasa, birlikte yola koşsalar, bir yerine birden fazla kayıp gerçekleşecekti. Bu örnekte niyetim “bu durumda bir anne çocuğunu bırakıp gitmeli” deme hadsizliği asla değil.  Niyetim Bloom’dan anladığımı aktarmak. Kendisi de zannımca zalimin oğlu değil ancak ifade etmek istediği rasyonel düşünce yolu.

Bloom, empati için “tanımlanabilir kurban etkisi” kelimelerini kullanıyor. Kastettiği şey, daha önce de söylediğimiz gibi empatinin bir kurbanı tanımlayabildiğinde çalışan ve duygusal tepkileri harekete geçiren; ancak gerçeklere, olaylara, rakamlara, verilere gözü kapalı olan bir mekanizma olduğu. Yazıya göre psikolog Tehila Kogut ve Ilana Ritov bir çalışma kapsamında, bir gruba 1 adet çocuğun hayatını kurtarmak için ne kadar para bağışlayacaklarını, diğer gruba ise 8 adet çocuğun hayatını kurtarmak için ne kadar para bağışlayacaklarını sorduğunda neredeyse aynı miktarların bağışlandığını görmüş. Üçüncü bir gruptan ise 1 adet çocuk için verecekleri bağışı toplarken çocuğun yaşını ve ismini verip fotoğrafını göstermeyi denemişler. Tahmin edin ne olmuş? Bağış miktarı bir anda fırlamış. Velhasıl, çocukların sayısı karar verme sürecinde o kadar da önemli bir etki yaratmamış. Ama kurbanı görmek, bilmek, tanıdık bir şeylerle bağdaştırmak işi değiştirmiş. Ki düşününce rasyonel olan da, etik olan da 8 çocuğu kurtarmak için seferber olmakken…

Yaşadığımız coğrafyada bu konuda sorgulayacak çok şeyimiz var. İzlediğimiz haberlerde kayıpların hayat hikâyelerini gördüğümüzde, sayı olarak 30 kişinin hayatını kaybettiğini duymaktan daha farklı tepki veriyorsak, tepkimiz haberleri hazırlayanın elinde olabilir. Hangisini daha çok sahipleniyoruz? Kim için daha çok çözüm arıyoruz? Göremediklerimiz ne oluyor?

Tüm bu gel-gitlerin sonunda aklıma İngiliz yapımı Ütopya dizisi, benzer konulu daha popüler bir örnek olarak ise Dan Brown’ın Cehennem kitabı geldi. Şuan görmediğimiz, tanımlayamadığımız kurbanlar olan “geleceğin insanları”nın daha iyi yaşaması için görebildiklerimizin ölümüne, acısına göz yummamız gerekse ne yapardık acaba? Hatta geleceğin insanlarının yaşayabilmesi için, türün devamı için, ferahı, refahı için, gözümüzün önündeki insanların, hayatlarını bildiklerimizin, empati kurabildiklerimizin ölümüne sebep olma seçeneği bize verilseydi? Ben böyle bir karar sürecinden kendimi yok eder sıyrılırdım sanki o denli çıkamıyorum işin içinden. Peki burada empati yeteneği yüksek olanlar mı doğru olanı seçerdi düşük olanlar mı? Doğru hangisi olurdu? Yanlış hangisi, etik hangisi?