Gündem -amiyane tabiriyle- bok gibi yine… Alıştık değil mi? Kimsenin güzel şeyler okumaktan umudu ya da güzel haberler beklediği yok. Okusak da etkisi ancak son noktaya kadar sürüyor. Bir tutulmanın karanlık tarafındayız. Nedenler açık. Görebilirsek. Ben de güzel şeyler yazmaya çalışırken kendimi bu yazının son noktasında buldum…

Oturup şimdi sanatla ilgili akademik bir yazı kasabilirdim. Çok da güzel kasardım. Ne çıkardı bilinmez ama kasardı kesin. Dününü, bugününü, yarın olabilecekleri… Korkmayın kasılmayacağım, kasmayacağım. Dünü, bugünü de yazmayacağım. Gelecekte nereye gidiyoruz değinmeyeceğim bile usulca bir tespit yapıp, sizi bolca soruyla baş başa bırakıp uzaklaşacağım.

Bugünlerde bir yan komşu ülkede kültürel etkinlik yapayım, biraz da kültürel gezi tadına varayım derken kendimi yine sorgulamaların göbeğinde buldum. Güzel ülkem, can ülkem, vatanım, diye ağlar buldum kendimi. Uzakta olduğumdan, özlediğimden mi? Hayır, tabi ki! Dertliyim, kederliyim, bam telime bastı bazı şeyler yine. “Neden sevemedik sanatı biz böyle Mualla?” diye soruverdim kendime. Parasızlık mı, hayat gailesi mi? “Başka derdimiz yok; iki taş oymuşlar galeriye koymuşlar da bunu görsek ne olacak,” modumuza ekmek banarım, tadından yiyemem. Ama durun bir dakika! Bu ülke daha fakir bir ülke… Geçim sıkıntısı had safhada. Neden sanatı seviyorlar peki. Seviyorlar mı? Seviyorlar valla. Peki, neden?

Hani “eğri oturalım, doğru konuşalım,” diye bir söz var ya, işte, onu yapalım becerebilirsek. Şuradan dönelim, tenhada sohbet edelim biraz.

Daha Bulgaristan’a ineli bir saat olmuş. Bir taksiye biniyoruz. Yanımda arkadaşımın annesi var. Taksiciyle bilmediğim bir dilde sohbet etmeye başlıyorlar. Adamın halinden tavrından belli ki heyecanlı ve güzel bir sohbet içerisinde… Anne çeviri yapıyor o sırada, meraklı gözlerle baktığımı görüp. “Senin sergin olduğunu söyledim. Taksici de galeriyi bildiğini güzel bir yer olduğunu söyledi”. Sonra da sıralıyor abimiz, “şu galeri de var, bu galeri de var; kesinlikle onları da görsün, gezsin gelmişken…” Taksici abi yol boyunca sanatla ilgili konuşuyor. Galerilerden bahsediyor. Sergi için tebrik edip, sanatsal etkinliklerin öneminden bahsediyor. Tabi ben de bir Türkiye insanı şoku. Ben Ankara’nın göbeğinde bir taksiye bineceğim de, beni falan galeriye götürür müsün diyeceğim, taksici abilerimiz de “hemen” diyecek. Sokak ismi, bina numarası vermeden gidemedim bugüne kadar istediğim galeriye.

Batıda bu böyle de, başka yerde böyle değil mi? Güney Kore gibi ülkelerin sanata verdiği değeri de biliyoruz, az çok. Kızın, milliyetçi duygularınıza sarılıp batı meraklısı deyin isterseniz bana. Sadece Ankara için değil bu durum, ülkemden bir örnek sadece. Peki, neden böyleyiz Mualla? Bildik meseleler işte. Gündemi takip edenlerimiz bilir. Ucube muhabbetlerimizi… Daha öncesi de var tabi olayın. Yıllardır bu böyle.

Taksicisi galeri isimlerini sıralıyor, ayakkabı satıcısı “serginizin afişini gördük, henüz gezemedik ama çok heyecanlandık, farklı gözüküyor, kesin gezeceğiz,” dediğinde… İşte abi, dedim. Bu adamın da ekmek gailesi var. Taksicileri bizimkilerden daha mı zengin? Malikâneleri var da alıp duvara bir tablo asalım, bahçeye iki heykel koyalım, tadından yenmez mi diyorlar? Ayan beyan ortada! Hayır abi. Zaten sanat al evine götür, duvarına as, süs yap, diye değil. Bir mesele var. Derinine inemiyoruz, yüzeyinde de kalamıyoruz.

Mualla! Hayır, bu insanlar bizden daha zor yaşıyorlar. Bakmayın Avrupa Birliği üyesi olduklarına. Ekonomileri bizim ülkenin yanında bayağı kötü bile. Avrupa Birliği’ndeler işte, dediğinizi duyar gibiyim. Lütfen, bırakalım kenara önyargı ve elimizde olmayan saçma sebepleri.

Eğri de oturmayalım doğru da konuşmayalım. Ne varsa onu söyleyelim. Bulgaristan komünizm yaşamış bir ülke. Eğitim sistemleri bizden daha farklı dinamiklerle çalışmış. Taksicisi en az lise mezunudur büyük ihtimalle. Ana dili yanında Rusça ve işini görecek kadar da İngilizce biliyordur. Ayakkabıcısı da öyle… Hatta evsizi, barksızı bile iki ya da üç dil biliyor en kötüsünden. Bir geçmiş var demek ki eğitimle ilgili. Ha bir de Avrupa’ya yüzünü dönmüş, sanata ve kültürel etkinliklere destek ve önem veren yerel ve genel yönetimleri başa ekleyince kotarıyor bir ülke kendisini. Kalkıp “biz sıfırız” demiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Türkiye’nin çok değerli ve büyük organizasyonları var. Fakat dar alanda kısa paslaşmalar. Hangi çevreye hangi kesime ulaşıyoruz, ulaştırıyoruz. Bunlar hep tartışma konusu ama dediğim gibi tartışmayacağım tespit yapıp, ülkeyi bu yazıda kurtarmayacağım. Masa başında ülke kurtarmaya dönmesin diye olay. Ama böbürlene böbürlene yaşadığımız hayatlarımıza manavdan aldığımız karpuza verdiğimiz değer kadar değer vermeyi bırakalım da düşünelim ve soralım kendimize. Neden sokaklarımızdan sanat taşmıyor? Neden heykellerimiz kaldırılıyor? Neden bir galerinin kapısından içeri girip -iki dakika da olsa- içeriye göz atmıyoruz? Anlamıyor muyuz sanattan, anlamayalım. İki renk görelim. Taşa “nasıl şekil vermiş bu adamlar?” diyelim. Anlamayalım ama. Anlamasak da olur. Yeter ki görelim. Çünkü gördüğümüzü anlamasak da sanat bizde bir iz bırakır. Mavinin tuval üzerindeki duruşu içimizde bir şeyleri hareketlendirebilir. Nasıl? Neden? Niye? Sorular sormak bile bir etkidir.

Taksici abilerimiz galerileri ezbere saymasın. Ayakkabı satan insanlarımız sergiye gitmesin. Sadece taksici abilerimiz ve ayakkabı dükkânı olanlardan bahsettiğime bakmayın. Yoksa sözüm meclisten dışarı da, içeri de. Hepimize. Buyurun bir çay, kahve eşliğinde oturup biraz düşünelim. Sanatı gerçekten sevmiyor muyuz? Yoksa bizi sanattan soğuttular mı? Neden sevemedik sanatı? Mualla sana soruyorum, halkım sen anla!

Halbuki, Mualla, biz sorularımızı bile tartışmak için soruyoruz. İrdelemek ve anlamaya çalışmak için değil. Muhalefetlik kanımızda var. İktidarı hep başkasına bırakıyoruz.  

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here