“Savaşta haklı bile olsa, her zaman kaybeden taraf suçludur.”
Adolf Hitler

Savaşın gündeliğimize oturup kalkmadığı, yan komşu kadar yakınımız olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Gün geçmesin ki ölümler sınırlarımızın içinde, dışında sürmesin. Bir de bireysel savaşlarımız var onca savaşın içinde. Ailemiz, komşularımız, bizden hep daha iyi işler yapan mahallenin güzide sakinleri yaşıtlarımız, yaşadığımız şehir ve ülkemizle topyekûn bitmeyen bir savaşımız var. Gündeme bakacak halimiz kalmıyorken gündem yan masa sohbetimiz olur hale geliyor. Vurdumduymazlıktan değil! Ne enerji ne sinir sistemi kalıyor insanda. Elimizi masaya vurunca da duyuramamaktan bıktık artık.

Barışı olmayan savaşlar silsilesi işte. Zaten ne demiş H. Nihal Atsız; “Barış, savaşın başka metotlarla devamı ve silahlı savaşa hazırlığın ayrı bir şeklidir.” Hepimiz bitmeyen savaşlar içinde tepeden tırnağa barış afyonuyla yaşayıp gidiyoruz. Zaten bireysel savaşlarımız bu ülkede çok zorken seçimlerimizin bizi soktuğu yolda savaşın boyutu ve şiddeti gitgide artıyor.

İnsan gibi yaşamak için savaşırken gündeliğimizde bir de sanatçı olmak var bu ülkede… Asıl savaş sebebi. Bu ülke sanatı ve sanatçıyı her platformda harcamayı ve yakmayı çok sever zaten.

Malumunuz ülke olarak genel kültür düzeyi yüksek, bilgi gerekliliğini savunan birçok işe karşı bir alerjimiz var. Hele de mesele sanatla ilgiliyse Gulyabani görmüş insan modumuz sonuna kadar açılır. Fazla bilgi karşısında far görmüş tavşan bakışlarımız “entel insanı” entel dantel insanla karıştırmamıza yol açıyor. Acımasız cool halimiz vuku buluyor işte o an.

Ülke genelinde hunharca sonradan eklemlenmiş elitist bir bakışımız var sanata ve sanatçıya karşı. Bundandır her eline mikrofon alanı sanatçı ilan edişimiz. Evlenme programlarında açılışı yapan, güzide teyzelerimin göbek havasına kurban giden şarkıcıların sanatçı ilan edilişi… Ha, başka bir sorun ise sanatı bu çizgilerin dışında tanımamak ve reddetmek. Yani şimdi elime mikrofonu alıp Ayşe, Hayriye, Fatma teyzelerime göbek attıramazsam ne işe yarar sanat. Asıl sanat kısmıysa entelektüel çevrenin sınırları içerisine sıkışıp kalıyor.

Doğal olarak yukarıda bahsettiğim ortamın tam da ortasında kalan bizler; sanatçı adayı ya da sanatla ilgilenen kesim, bir başka savaşın daha içine düşüyoruz. Sansürlenmiş hayatlarımızın leyli havası içerisinde yaşayıp çıkar yol bulmaya çalışırken yaşlanıp gidiyoruz.

Sanatsal anlamda profesyonel yola ilk adım atmaya çalıştığım yıllarda birçok sıkıntıyı aşmak zorundaydım. Oysa problem bile sayılmaması gerekirken problem olan şeyler; mahalle baskısından yeni çıkmış gazete haberleri tadındaydı.

Şuan olduğum yere gelene kadar bin bir türlü maddi manevi savaşı yenmek zorundaydım. Önce aileme anlatmak zorundaydım durumu, sanatla dolu bir mesleğin içerisine atlamak için. “Parasız, aç kalırsın oğlum”lar mı havada uçmadı, daha on beş yaşında “Ben istediğim okula gitmekte özgürüm” diye kapıyı çekip çıkmalarım mı olmadı, “Yan komşunun oğlu mühendislik okuyacakmış”larla gelen topları röveşata ve bilumum başka hareketlerle savurmak zorunda mı kalmadım… Sonunda başardım ama. Kazandım. Güzel Sanatlar Lisesi ile başlayan serüven Güzel Sanatlar Fakültesi ile devam etti. Tabii ki, “Aç kalacaksın!”, “İşsiz kalacaksın!”, “Sanat karın doyurur mu?” nidaları peşimi bırakmadı. İşsiz de kalmadım hiç oysa ki. Mezun olduğum günden beri çalışıyorum. Neyse ki susmayı başardı mahalle baskıcıları da rahat ettik derken; iş camiası baskısı ve iktidar baskısı vuku buldu. Kendin olamama, “Aman ha! Söyleme sakın düşüncelerini, sansür ye otur, sakla sanatını bir gün kullanırsın, kılıfına uydur söylemleri başın yanmasın…” İnsan bitmeyecek bir karşı saldırı altında sürekli manevralar ve taktikler üretmek zorunda. Psikolojisi el verdiğince.

Kıssadan hisse o ki, bitmiyor savaşlar. Her gün yeni bir savaş. Barışı olmayan, bitmeyen, arada cephane yenilemek için dinen bir yağmur hayat. Doğumdan ölüme, çekirdekten bütüne bir savaş alanı yaşamak. Ve en iyi savaşanların kazandığı… Kaybeden haklı da olsa suçlu sayıldığı…