Takvimler 2002 yılının ılık ama karanlık Mayıs’ın Cuma gününü gösteriyordu. Üç tarafı su birikintisi olan ürkütücü bir zeminde yatarken bulmuşlardı onu…

… “Kimlik tespiti yapılması gerekiyor” dedi. Bu cümleyi meslek hayatında o kadar sık kurmuştu ki geçen her yıl, her ay, akan her zaman diliminde biraz daha etkisiz, biraz daha vurgusuz, biraz daha kısılarak çıkıyordu ağzından…

Maktul yerde öylece yatıyordu…

Montunun üst cebinde göğüsündeki derin yaradan akan kanın rengine bulanmış bir not parçası vardı. “imzala V.E.R.S, tıpkı eskisi gibi…” yazıyordu notta.

Belli ki bilir kişi atanarak el yazısı tespiti mümkün olmasın diye bilgisayarda yazılmıştı bu not… Olayla ilgisinin mutlak olduğuna şüphe yoktu. Ama ne demeye çalışıyordu bu not?

Olayı soruşturacak olan Mustafa, maktulun üzerine tek dizini toprak zemine dayayarak eğilmiş bu sorunun cevabını düşünürken kafasının arkasından zemindeki kumu iterek kan aktığını fark etti. Ellerindeki ince eldivenlerin, parmaklarını iç içe geçirerek iyice oturmasını sağladı ve “delil” yazılı küçük poşeti bir an için iç cebine sıkıştırdı.

Maktulun kafası gözleri açık bir biçimde hafifçe sola doğru yatıktı. Normalde ölünün gözlerinde bir ifade olmazdı ama anlaşılmaz bir biçimde, sanki acı bir pişmanlıkla yatmıştı kafası sola…

Şakaklarından tutup hafif bir kuvvet uygulayarak kafasını biraz daha sola yatırdı ve üzerinden uzanıp kan gelen noktaya göz attı. Bu iş sandığından daha karışık ve ciddi bir işti. Maktulun beyni, kafatası arkadan delinerek tamamen boşaltılmıştı. Ama esas şoku, ağzında tuttuğu küçük el fenerini kafatasının arkasında açılan ve beynin boşaltıldığı o biçimsiz deliğin içine tutunca yaşayacaktı. Boşaltılan beynin yerine alelacele, buruşturularak tıkılmış bir şey vardı içeride.

İşaret parmağı ve orta parmağını hafifçe adamın kafatasından içeri sokup içeri tıkılmış nesneyi çıkardı. Üzeri yer yer kana bulanmış ve kırmızı renkte mürekkeple hızlıca yazılmış, Arapça olduğunu hemen anlaşılan yazılar bulunan bir yüz dolardı bu. İç cebine sokuşturduğu “delil” torbasını hızla çıkardı ve içini açıp adamın kafasının içine sokulmuş bu kanıtı içine koydu.

Ayağa kalktı. Sol dizindeki toprağı elini hızlıca çarparak temizledi ve dönüp yineledi “kimlik tespiti yapılması gerekiyor”…

Mustafa, mavi gözlerinin altında uykusuzluk sorunu yüzünden şişkin torbalar oluşmuş, alnı geniş, kumral, yaz aylarında daha da açılan ve sarıya çalan saçlarını genelde dedesinden gördüğü gibi limon kullanarak arkaya doğru tarayan, 1.70 boylarında, ne kilolu, ne zayıf orta yaşlarının son demlerine yaklaşmış, zaman zaman kesmeye üşendiğinde sakallarındaki beyazların yüzünü daha eskimiş gösterdiği işinin uzmanı ama mesleğinin yan etkilerini psikolojik olarak ziyadesiyle yaşayan bir adamdı…

Çok sosyal ve arkadaş canlısı birisi olduğunu söylemek mümkün değildi. Mesai arkadaşlarından bir ikisiyle zaman zaman ofisin hemen iki sokak aşağısındaki 2. sınıf meyhaneye gidip, sanat musikisi eşliğinde içmesini saymazsak hatta sosyal bir hayatı var demek bile mümkün değildi.

Bu nedenle olsa gerek geceleri evde, bu iş için özenle hazırladığı odasının zeytin ağacından yapılmış ve sol köşesinde nedenini bile hatırlamadığı küçük bir yanık lekesi olan masasında çalışmayı, ofiste çalışmaya tercih ederdi. Hatta bu durum mesleğini hala aşkla yapmasını sağlayan bir kaç küçük ama etkili nedenden birisiydi.

Sade döşenmiş, küçük bir evin büyük odasını bu iş için bilhassa dizayn etmişti. Zeytin ağacından masasının tam karşısındaki duvara tutturulmuş mantar panoda üzerinde çalıştığı dava ile ilintili tüm belge, bilgi, delil ve bulguları belli bir sistematiğe göre dizer ve bazen saatler boyu o panoya hiç bir şey yapmadan bakarak öylece düşünürdü.

Yine, tam da böyle yaptığı bir anda çaldı masasındaki telefonu. Geceleri telefonun sesini kapattığı ve sadece titreşimi açık bıraktığı için masanın tam da ortasında, altının boş olduğu noktada titreyen telefon derin düşüncelere dalmış Mustafa’nın bir an için irkilmesine vesile oldu. Arayan adli tıptan Kazım’dı…

Telefonla konuşmayı, hele hele uzun uzadıya sohbet etmeyi hiç sevmediği için doğrudan sonuç odaklı bir soruyla açardı genelde telefonu. İş arkadaşları ve hatta ailesi de bu duruma iyice alışmış ve bu yüzden alınganlık yapmamayı öğrenmişlerdi çoktan…

“Bir şey bulabildin mi Kazım?” diye sordu masada, saatler önce, o derin düşüncelere dalmadan önce koyduğu kahvesinden bir yudum alıp, soğumuş olduğunu fark edince dilini hafifçe dışarı çıkararak…

“Herhangi bir parmak izi yok amirim, şu yüz Amerikan doları…” dediğinde hızla araya girdi Mustafa…

“Evet, belki de bir yerlere ulaşmamı sağlayacak bu, şu yüz dolar Kazım, şu yüz dolar? Bana bir şeyler vermelisin, işime yarayacak bir şeyler” diye sordu biraz da anlamsız bir öfkeyle sesinin desibelini yükselterek…

“Yüz doların üstündeki yazılar kırmızı bir mürekkeple yazılmamış” dedi Kazım. “Kanla yazılmış” diye ekledi. “Yüksek olasılıkla domuz kanı…” dediğinde Mustafa farkında bile olmadan gözünü mantar panodaki “imzala V.E.R.S, tıpkı eskisi gibi…” yazılı notun fotoğrafına dikmişti…

“Peki ya göğüs cebinden çıkan şu not? Onun hakkında bir şey yok mu?”

“Aslında var, ve bu daha da tuhaf. Yazının ne anlam taşıdığı konusunda bir sonuca ulaşmak çok zor ama yazı hiç bir ofis ve yazım programının barındırmadığı bir fontla yazılmış. Tüm eşleştirmeleri denedim. Yazıda kullanılan font ancak yazanın kendisinin ürettiği bir font olabilir.”

“Anlıyorum…” dedi Mustafa ama aslında artık dinlemiyordu bile…

Kazım, “Son bir şey daha, orada mısın? Alo, beni duyuyor musun?” diye bağırdığında içinde bulunduğu zamana geri döndü ve “dinliyorum” dedi Mustafa…

“Arapça yazıyı dilbilimci uzman arkadaş inceledi. Tamamiyle çevirmek mümkün değil, farklı zamanlarda kullanılan farklı yerel Arapçalar kullanılmış ama mitolojik bir şeylerden söz ediyor gibi gözüküyor görüşünü iletti, bunu da bilmen faydalı olur sanırım…”

“Teşekkür ederim Kazım” dedi Mustafa, “başka bir şey yok değil mi?” diye ekledi.

“Hayır, hepsi bu” dediğinde telefonu kapatmak için kulağından uzaklaştırmıştı bile…

Bu hikaye sandığınız gibi çözümlenmeyecek ve hikaye örgüsü düzenli bir şekilde ilerlemeyecek. Zaten “uzmanlık alanım” da bu değil. Sadece bu hikayeyi çözebilmek için ipuçlarını ve her şeyin apaçık biçimde ortada olduğu mantar panoyu siz okuyuculara verecek ve yıllar sonraya ait bir günle her şeyi tam da sizin anlayacağınız biçimde “havada bırakacağım!”

Mustafa sonrasında onlarca davayı almış ve sonuca ulaştırmış olsa da hikayede geçen davada hep bir engelle karşılaştı. Adını koyamadığı, tanımlayamadığı bir sorun vardı. Sonuca asla ulaşamadı. Ancak, sonuca giden yoldaki pus ve sis bir sabah aniden dağılacaktı…

29 Ekim 2009 tarihinde yayımlanan ve düzenli olarak okuduğu dergiyi henüz bu sabah, bayilere gelir gelmez almıştı. Derginin 86. sayfasında güncel bir yazı okurken bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Salonda oturduğu televizyon koltuğundan sendeleyerek kalktı ve hemen çalışma odasındaki mantar panoya koştu. Derginin 86. sayfasındaki yazıyı kaldırıp, hala panoda asılı duran, hafif rengini kaybetmiş “imzala V.E.R.S, tıpkı eskisi gibi…” yazının fotoğrafının yanına getirdi. Gözlerine inanamıyordu. Bu font, o fontla aynıydı… Dergiyi yırtarcasına en başındaki iletişim bilgilerini açtı ve hemen salona geri koşup, kıvrak bir dansöz gibi, dumanı hala üzerinde salınan çayının yanındaki telefona sarıldı…

Uzun uzun çaldı…

Tam kapatmak üzereyken açıldı telefon. “Merhaba, …. Yayımcılık, ben Sümeyye, nasıl yardımcı olabilirim?” dedi donuk ve kindar bir ses.

“Ben, …. cinayet masası, ….. şubeden komiser Mustafa; acil olarak yazı işleri müdürünüzle konuşmam gerek, konu hassastır hanımefendi”…

“Sizi yazı işleri müdürümüz Abdullah Bey’e bağlıyorum, hatta kalın lütfen” dedi Sümeyye gevrek ve umursamaz biçimde…

Telefon yeniden çalmaya başladı ve bu kez ürkek ama tuhaf ki bir o kadar da sakin bir ses karşılık verdi:

“Buyrun komiserim, ben yazı işleri müdürü Abdullah …… Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Soruda gereksiz yoğun bir nezaket vardı ve bu gerçekten de rahatsız edici bir tonlamayla birleşince karşısındaki kişinin ne tip bir kişiliğe sahip olduğunu hemen ele veriyordu.

“Bu ayki derginizin 86. sayfasındaki yazarın yazısında kullandığı font. Bu font hakkında bilgi almak istiyorum. Nedenini mesleki nedenlerle açıklamamı beklemeyin fakat bu font bildiğim kadarıyla kullanımda olmayan bir font. Yazarınız önemli bir davanın sanığı olabilir…” dedi hızlıca.

“Ah, anlıyorum… Ancak, bir yanlışınız olmalı komiserim. Dergimiz önümüzdeki bir kaç ay içerisinde yenilenecek. Bu değişimde derginin genel yazı tipini yani font’unu da değiştirmeyi planlıyoruz. Bir anda değiştirmek yerine, okuyucunun nabzını ölçmek için bahsi geçen değerli yazarımız Mehmet Bey’in bu ay kaleme aldığı yazıyı bu fontu kullanarak okuyucu geribildirimini almak istedik. Adı geçen font Microsoft firmasının 2007 yılında çıkardığı son Office yazılımının “Calibri” adlı fontudur ama yine de görüşmek isterseniz yazarımız Mehmet Bey’in kişisel numarasını takdim edebilirim” dedi yazı işleri müdürü Abdullah ….

“Yok…” dedi Komiser Mustafa, “yok…” “2007 Office prog..ramı..nın yeni ….yazı fontu mu?” diye kesik kesik tekrarladı…

“Evet efendim. Yardımcı olabileceğim, aaa ne olursa, başka bir şey var mı komiserim?” diye sordu yazı işleri müdürü.

“Teşekkür ederim, çok yardımcı oldunuz” diyerek telefonu kapatıp hemen bilgisayarına koştu. Microsoft firmasının sitesinden Office yazılımının deneme sürümünü indirip, hemen kurdu ve bir boş belge açıp, font listesinden Calibri’yi işaretleyip şöyle yazdı… ““imzala V.E.R.S, tıpkı eskisi gibi…”

Donup kalmıştı… Bu nasıl olabilirdi? Kesinlikle bu yazı sitili, bu font tam da maktulun üstünden çıkan notta kullanılan fontun ta kendisiydi. İyi ama o korkunç ve gizemli cinayet 2002’de işlenmişti! Bu nasıl mümkün olabilirdi?

Mümkün olan heryerden, hem de defalarca kez V.E.R.S’i araştırmıştı. Bu bir şirket miydi? Bir tarikat mıydı? Gizli bir örgüt müydü?… Hiç ama hiç bir sonuca ulaşamamıştı. Ama şimdi bir şeyler kafasında oturuyordu…

Tüm delilleri mantar panodan söküp, çalışma masasını boşaltıp, masanın üzerine dizdi…

Maktulun üç tarafı su birikintisi olan bir zeminde, açık kalmış gözlerinde tuhaf bir pişmanlık ifadesiyle kafası hafif sola yatık halde bulunması…

Kafatasının arkadan delinip, beyninin çıkartılması ve içine üzerine domuz kanıyla Arapça harfler kullanılarak mitolojik bir şeyler yazan yüz Amerikan dolarının yerleştirilmesi…

ve ne dediğini yıllardır çözemediği, o gün hiç var olmayan, bugün bir anda bir firmanın kullandığı font ile yazılmış bu yazı “imzala V.E.R.S. tıpkı eskisi gibi…”

V.E.R.S. ‘in ne demek olduğunu mümkün olan her yerde, internette, kütüphanelerde, eski belgelerde, … araştırmıştı ama şu an aklına geleni hiç düşünmemişti… Harflerin yerini değiştirmeyi!

Kalbi deliler gibi atıyordu. V E R S… E R V S… V R S E… S V R E… ve göz bebekleri bir insanın göz bebeklerinin büyüyebileceği son noktaya kadar büyümüştü o an. Son hamleyi korkarak yaptı… S E V R! “imzala SEVR, tıpkı eskisi gibi…”

Maktulun sola yatık kafasından akıp bir kan birikintisinden pişmanlık ifadesiyle hareketsiz göz bebeklerine yansıyan görüntüyü düşündü… Şimdi her şey çok daha netti!

Yine de, bu davayı çözmemiş olmayı dilerdi…!

Ulaş Taçdelen