Uzun süredir oturduğum masanın arkasında, iskemleye çöreklenmiş, sardığım sıkılganlığımı iç geçirişlerimle yakıyordum. Yüzümü yalayarak yukarı doğru yükselen dumanların arasından sıyrılıp önümde açık duran kitabıma yoğunlaşmak için eğildim. Diğer elimdeki kalemin masaya çarparken çıkardığı ritmik ses hâlâ aradığım o şeyi bulamamanın hayal kırıklığını yansıtıyordu. Kalabalığın, seslerin ortasında herkes ve her şeyden uzaktım. Başka bir yerin özlemi tekinsiz gölgelerin arasında dolanıyordu. Bir mağara oymuş, içinde gölge oyunları oynuyordum.

Karşıya, bir anlığına ileriye doğru baktım. Ve zaman, hiç beklemediğim bir anda bir daha yerinden kıpırdamayacakmış gibi dondu, kaldı. İnsanlar ve seslerden gittikçe uzaklaştım, tekilleştim. Karşısında, yolunda sadece ben olmak istedim…

Kalakaldığım yerde sadece o şeyin hareket ettiğini düşündüm. “Bu nasıl mümkün olabilir?” diye geçirdim içimden. Mağaramdan dışarı çıkmak ve bu olağanüstü halin içine karışmak zihnimi zorluyordu. Garip bir şekilde, beni korkutan ne varsa tükendiğini, kalbimdeki seyrek çarpıntının gümbürdemeye başladığını, çekilmiş kanımın gürüldeyerek aktığını, çaresizliklerin yok olduğunu, aklımdaki duvarların çatlayarak devrilmeye başladığını hissettim. Yaklaşan şeyin esintisi bir fırtınanın habercisi gibi beni dolduruyordu. Elektrikli bir hava akımı bedenimi sardı. Birkaç yıldırım bulutların arasında dolaşıp önümü aydınlattı. Fırtınaları izlemeyi oldum olası severdim. İşte bu yüzden, hep uzaktan izledim, uzaktan sevdim.

Bana doğru yaklaşıyordu. Dalgalar tüm engellerimi hiçe sayarak, aşarak üstüme dökülürken, toprağa vurup köpüren deniz sanki beni arzuyla okşuyordu. Sanırım benim aradığım da buydu. Etrafımda ne varsa onun bedeni, ben ise onun üzerindeki tek canlı gibiydim. Aceleci ve tedirgin edici gölgeler göz göze gelmeyi umduğum manzarayı perdelerken silikleşti. Boğazımda heyecanla şekillenen, benim kararımla meydana gelmeyen otomatik bir yutkunma nefesini kesti. Gözlerimi kırpamıyordum. Fırtınayı gördüm. O da beni… Tam üstüme geliyordu.

Bir el, saçlarının arasından kayıp başka bir tarafa savurdu tüm bu yıkımın, şaşkınlığın dalgalarını. O kadar doğal, o kadar güzeldi ki. Bir yerlerde tüm bu doğallığa, havaya, suya, toprağa sinen gerçeklik kamaştırdı içimi. Bir müzik çalıyordu bir yerlerde. Duyduğuma emin olduğum, onun da duymasını istediğim bir melodi. Beraber fırtınalar izlemeliydik. Doğanın ihtişamına bakıp mutluluktan ağlarken, omzuna düşen başın sahibi ben olmak istiyordum. Müzik kulaklarımı doldurup zamana meydan okuyarak ânı bana, beni âna sapladı. Acımı önemsemedim, özümsedim. Kurtulmak istemediğim bir tuzak gibi üstüme kapanıyordu arzularım, tanıma isteğim. Yakalanmış olma hissinden hiç kaygılanmadan, mağarama dönmeyi düşünmeden gözlerimi fırtınaya sabitledim. Resmen orada durdum ve her şeyimi önüne serdim. O masanın ardındaki çaresizliğimle yutulmak, o her neyse onun bir parçası olmak istedim.

İzlemeyi sevdiğim fırtınalardan başka bir şey daha vardı havada asılı duran. Sarılmak istediğim bir hortum genişleyerek büyüyor, doğanın müthiş fırçası eşsiz bir sahne kuruyordu. Okşamak istediğim kasırgamı. Sürüklenmek istediğim gürüldeyen içimdeki selin ortasında.

Yaklaştı ve bir an gözleri benimkilerde sonlandı. Yeni bir el darbesiyle karıştırdı karanlık sularını. Gözlerini ilk gördüğümde ayın karanlık yüzüne baktığımı, fakat o karanlığın beni güneş kadar ısıttığını fark ettim. Yıllar sonra, mağaranın derinlerinde, karanlığın, sadece bana ait kalan o tekilliğin sevecen olabileceğini öğrenmiştim. Korunaklıydı. Ama şimdi, çıplaktım. Ve bundan hoşnut. Dudakları oynuyordu masaya eğilmiş kitaplara bakarken. Muhtemelen benimle konuşuyordu. Muhtemelen benim benliğimi onun karşısında önüne serdiğimi göremiyordu. Müzik devam ediyordu. Başı masaya dönükken yüzümü denizin tuzunu koklamak istercesine ona yaklaştırdım. Köpükler gözlerimi yıkasın istedim. Bir an, bunun büyük bir günah olduğunu düşündüm. İşte o an, bu günahın kaçıncısı olduğunu unuttum. Bir başka felaketin, ateş ve suyun keskin sırtında yürüdüğümü fark ettim. Uçurumdan, saniyelerde duyumsadığım varlığından sarktığımı, onun yokluğundan aşağıya düşmek üzere olduğumu anladım.

Umurumda değildi. Derinliğinde kaybolmak, nefessiz kalmak, dibe yaklaşmak istiyordum. Bana baktı ama bu sefer yüzü gerçek, acelesiz, telaşsız bir gülümseme ile aydınlandı. Karanlık gözleri hariç. Müzik yok oldu. Eli bir kez daha saçına gitti, başını hafifçe yana yatırıp ufak bir tutamı kızaran yanağından kulağının arkasına itti. Gamzesi bir girdap gibi gözlerimde büyüdü. Dönüp durdu. Orada gördüm dünyanın en büyük kasırgasına yol açabileceğimizi.

Tekrar baktı bana, bir an beni gerçekten tanıdığını düşündüm. Sırtını döndü, rüzgarını da alıp geldiği gibi gitti…

O an ne olduğunu anladım. Bu bir Gelgit’ti. Geldiği gibi gitmişti. Masanın diğer tarafındaki kırmızı halılar bir kumsal gibi ıslanmıştı. Üstünde can çekişen balıklar, deniz mahlukları kalakalmış benim gibi çırpınıyorlardı. Benim gibi, deniz kokan o saçlara hasret can çekişiyorlardı. “İlk görüşte!” dedikleri bu olmalıydı. Şimdi ait oldukları yerden çok uzaktaki yeşil yosunlar gibi ortalığa saçılmış, korunaklı mağarama dönemeyecek kadar kıpırtısız, yakında çıkacak güneşin altında onlarla aynı kaderi paylaşıp kuruyacakmış gibiydim. Yine bir hiçlik çöktü üzerime. “Gitme!” demeliydim. Tüm dünyaya ve kanunlarına meydan okurcasına. Belki de beni dinlerdi. Belki bana yine o son seferki gibi gülümserdi. Tanımadan özleyecektim. Gelgit’e sebep olan ayı, aydınlık tarafı kadar buna sebep olan karanlık tarafı…