Geçenlerde 1938 yılında 6 yaşındayken, babası tarafından Almanya dışına gönderilip İngiltere’de bir aileye evlatlık verilmesi sonrası aralarındaki kartpostallaşmaları ‘‘Postcards to Little Boy’’ isimli kitapta yayınlayan Henry Foner ile ilgili bir yazıya rastladım. Yürek burkan hikâyesiyle Henry’nin babası Max; oğlunu Almanya’daki ortamdan uzaklaştırmayı başaran, kendisi kamplara gönderilmeden önce oğluyla sık sık yazışmayı sürdüren, oğlunun bir süre sonra Almancayı unuttuğunu görse de yazışmalara İngilizce devam eden, acı ve sevgi dolu bir baba imiş. Görülmesini tavsiye ettiğim babadan oğula yazışmaların her biri yüreğinizden parmak uçlarında sekerek geçiyor ve Max’in Auschwitz’e gönderilmesi ile son bulan kartpostalların sonuncusu yüreğinize oturup kalıyor. Son olmayışıyla. Veda olmayışıyla. Yarım kalmışlığıyla…

Auschwitz-Birkenau. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler liderliğindeki Nazilerin inşa ettiği, aryan ırkın korunması gerekliliği düşüncesi altında çoğunluğu Yahudi bir milyonun üzerinde insanın katledildiği toplama-çalışma-imha kamplarının en büyükleri.

Bugün müze şeklinde halka açık olan kampları gezip milyonlarca insanın hastalığa, ölüme, acıya terk edildiği, üzerinde deneyler yapıldığı, acımasızca çalıştırıldığı, saçlarının kazınıp dişlerinin söküldüğü, yakılıp küllerinden sabunlar, kesilip ellerinden kâğıt tutucuların yapıldığı, gaz odalarında katledildiği, duvar önlerinde tarandığı ve çukurlara atıldığı yerleri görmek, Türk Lirası ile 50-55 lira gibi bir ücrete insanlığından utanmak mümkün. Günümüzde hâlâ insana en büyük cezanın yine insan olduğunu görmek dünyada pek çok yerde açık hava müzesi halinde bedava olsa da, henüz görmemiş olanlar için Auschwitz insanın türünü tanıması için görülmesi gereken yerlerden. Liderinden doktoruna, askerinden komutanına herkes hakkında “Nasıl yapabilmişler, nasıl devam edebilmişler, ne kadar uzun sürmüş böyle…” gibi cevapsız soruların sorulduğu, insanın ne denli kötüleşebileceğinin, ne denli vahşileşebileceğinin somutlaştığı yerlerden biri. Neyse, yazar dağıldı.

Gitmişliğim seneler önce olmasına rağmen orayı yazarken dahi gözümde yeniden canlanan odalar, eşyalar, belgeler, belgeseller, daha önce filmlerden-dizilerden görülmüş de olsa her odasında yeniden “Bu kadarı da olur mu ya!” dedirten vahşet görüntüleri ve burnuma gelen o benzersiz soğuk koku ile kalbim yeniden öfke ve acı doluyor.

O günlerde, umudun somut karşılığı kartpostallar.

Henry’nin hikâyesi sayesinde zihnimde yeniden canlanan bir kartpostalla çıktığım umutla ilgili yolculuktan bahsetmek istiyorum size. Kartpostallar o günlerde yazılıp postaya verilmek bir kenara dursun, birisi bulur da adrese teslim ederse diye vagon camlarından dışarı bile atılan araçlar. İnsanı kilometrelerce uzakta kalanlara götüren kendi küçük, taşıdığı yük kocaman kâğıttan umutlar.

Auschwitz 1’de sergilenen belgeler arasında, kamplardan birinin girişinde, yazdığı gibi “Arbeit macht frei- Çalışmak Özgürleştirir” diye uman bir adamın henüz kamplara giderken nişanlısına attığı bir kartpostaldı gözüme ilişen. Özenerek hazırlanmış. Bir vagonun camından fırlatılıp atılmış. Altındaki çeviriye göre “Çalışıp para kazanacağım,” diyen bir kartpostal, “Her şey çok güzel olacak”. Geri dönüp sevdiği kadınla evlenmek, kendince en güzel bulduğu hayatı kurabilmek için çalışmaya gittiğini zanneden bir adamın binlerce kişiyle birlikte bindiği trende yeşerttiği umudu, heyecanı, hayalleri… Hepsi bir kartpostalın üzerine birkaç kelimeyle işlenmiş, bugün müzede sergileniyor. O kartpostalın önünde dururken etrafınıza bakıp olanları gördüğünüzde, o adamın yüreğindeki umudun diğer milyonlarcasının umuduyla birleşip üzerinize yıkıldığı müzede.  

İçeride bırakın umudu insana dair her türlü duygunun katledilişi sürerken 1943’te Naziler tarafından mahkûmlardan ailelerine kartpostallar göndermeleri istenmiş. Amaç kamplarda yaşanan katliamın öğrenilmesinin önüne geçmek, her şeyin yolunda olduğu hayalini göstermeye çalışmak. Araç yine aynı, umudu taşıyan kartpostallar. Bunların çoğunun arkası boş, çoğu sansürleniyor, zira hayatta kalan mahkûmların ifadelerine göre çoğu aile yazılanlara inanmıyor. Kamplar kapatılıp müzeye dönüştürülerek dünyaya gösterilmeden önce mahkûmlar ve aileleri dışında “her şeyin ters gittiği”ni bilen yok. Umut öyle özgün bir his ki, sahtesini üretip satmanın imkânı yok.

Yine de umudun kampın dışında kaldığı da söylenemez. İçeride olanlara rağmen kamplarda hâlâ içgüdüsel bir şey kalmış. Hayatın devam ettiğine dair izler. İnsanoğlu her gün şahit olduğu dehşet karşısında dahi yaşama isteğinden umut doğurabilir. Duvarlarda “Ayşe Ahmet’i seviyor” gibi yazılar. Kulağınıza gelen “Buongiorno Principessa!” Buruk da olsa, anlık da olsa hayata dair bir sevinç.

Savaş anında bilinçaltının insana nesli devam ettirme, yeni bir nesil üretme sinyali verdiği ve içgüdüsel olarak hayatta kalma isteği ile üremenin arttığı söylenir. Boşuna ‘‘şehirlere bombalar yağardı her gece biz durmadan sevişirdik’’ denmemiş… Hatta genel olarak daha zor şartlarda yaşayan insanların daha çok çocuk sahibi olmasının altında da hayata tutunma güdüsünün yattığı söylenir. Özet, savaşların da bir nevi umudu beslediği.  

Yine de insan bu düşünce yolculuğunda sormadan edemiyor. İnsan hangi şartlar altında umudunu kaybeder? Umut, yaşama içgüdüsüyle, hayatta kalma refleksiyle ilişkili midir? Peki, aynı mıdır her umut? Vagondan atılan kartpostalı yazan adamı düşünün. Sizce o kartpostalı yazarken beslediği umutla, o vagonu terk ederken kafasına dayanan namlunun ucunda hissettiği umudun rengi aynı mıdır?