“Hayat bunları gerektiriyor canım. Devir değişti!”
Hah! Devir doğayı, insanlığı kaybetme devri, demek istiyor. Farkında mı bilmem.
Neyse ki kitaplar her soruya bir cevap buluyor:

“Sinan Usta, hâlimizi görüyor musun? Taş kutuların içine tıkıldık. Yüzümüze kapatılan kapılar da çimentodur. Kuşkusuz önce, evlerden başlamaktadır sertleşme.”
Nuri Pakdil  

Anlayacağın, hâlimiz hâl değil Sinan Usta. Hâlimiz hâl değil! Yüreğimiz sertleşiyor, farkında değil kimse.

Eylül gelse artık. Sonbahar gelse sonuncu olarak ama hiç son olmayarak. Bulutlar inmese gökten. Onların dertleri, sıkıntıları, kırgınlıkları bize sirayet etse. Gök, yeryüzündekileri korkutmak için gürledikçe, şimşekler birer beşlik çaktıkça ıslansak yağmurda kederlenerek.

Oysa hasret kaldım yüzüne ey gök! Başımı en tepeye çevirmem gerekiyor seninle göz göze gelebilmek için. Etrafı sardı binalar, her yer beton yığını. Sanki binalardan bir ordu var göğe karşı. Kimi zaman görüyorum, küçük ağaçlar örtmeye çalışıyor bu yığınları. Ne fayda! Boy ölçüşebilir mi, içini hırs bürümüş insanoğlunun elinin değdiği şeylerle? Boy ölçüşemez elbet, bilmem kaç katlı gökdelenlerle. Göğü dahi işgal ederken bunlar, canım ağaçlar neresine yetişsin? 

Hâlimizi görüyor musun Sinan Usta? Kuşlar artık ağaç dallarına değil, beton binalara konuyor. 

İnsanlar sevinip duruyor. Buralar boş araziydi, güzel siteler yaptık diye. Nereye baksak site ya zaten, neyse. Ben de – klişe olacaksa olsun – neden hep yüksek binalar yerine orman parkları, doğal yürüyüş alanları yapılmıyor diye soruyorum. Cevap açık tabii, para kazandırmıyor.

Nefes alabilsek olmaz mıydı? Azıcık derin nefes alsak? Onu parayla alamazsınız.

Güneş batıyordu. Ama yine binalar engelliyordu onu görmemi. Bulutlara vuran kızıllıklardan anlaşılıyordu güneşin uzaklaştığı. Eve gitsem, bu konuyla ilgili bir yazı yazsam… 

Ah! Sinan Usta, bir kuş daha kondu, ağaç dalları yerine beton binalara…