İbo Emmi’nin yazlık sinemasında izlediğim filmleri değilmiş salt Cüneyt Arkın’ı sevmeme neden. Yıllar sonra bir dergide rastladığım söyleşisini okuyunca anladım. Bozkır çocuklarına özgü yalnızlık duygusunun getirdiği gizli bir yürek kardeşliğiymiş asıl sebep meğer..

Ne çok benzer yanları varmış çocukluğumuzun. Yalnızlık ve çocukluğuna ilişkin sözler ediyordu. Eskişehir’in bir kasabasında geçen çocukluğundan aklında kalan en önemli unsur yalnızlık duygusu ve kırlangıçlardı: “Bozkır yalnızlıktır, hiçbir sürpriz barındırmaz. Hayatımıza renk katmak için kırlangıçların geçişini beklerdik…”

En sıkıcısı da bir türlü bitmek bilmeyen uzun  Ağustos günleriydi.

Gerçi ben biraz daha şanslıydım. Gündüz üzüm bağlarında kırlangıçların geçişini beklerdim. Akşam da yazlık sinemada Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney filmlerini… Kırlangıçlar ve şekilden şekile giren bulutlar dışında hayatı renklendiren en önemli şeydi yazlık sinema. Sonra televizyon, ardından 12 Eylül askeri darbesi derken yavaş yavaş kapanmaya başladı yazlık sinemalar.. Hem Yılmaz Güney filmi oynatmayan sinema açık olsa ne yazar; kimse gitmezdi ki..

Hayatı renklendirmek için yine kırlangıçların gelişini beklemeye başlamıştım. Kitap okumaktan yorulduğum anlarda en yaşlı kayısı ağacının en üst dalına çıkardım, değişik bir şeyler görmek için.

Bağın önünden akıp giden yol göle, birbirinden eşsiz güzelliklere açılırdı.

Ancak yolun bittiği yerde acımasız bir zaptiye gibi yükseliveren Barla Dağı izin vermezdi daha fazlasını görmeme.

Bu yüzden sadece göğe bakardım.. Sınırsız mavi… Bazen bulutlar gelirdi. Bembeyaz, koca pamuk balyaları gibi.

Badem ağaçlarının gölgesine uzanıp, bulutların görünümüne ilişkin öyküler kurardım.

O günlerde çıkıp geldi Atilla Özkırımlı’nın hazırladığı Türk Edebiyatı Ansiklopedisi. Cem Yayınevi tarafından basılmıştı.

Sevdiğim tüm yazarlar, şairler ordaydı. Tam sayfa siyah beyaz posterleri, şiirlerinden, öykülerinden örnekler vardı.

Bulunmaz bir hazineydi benim için. Kimler yoktu ki…

Nazım, Ahmed Arif, A. Kadir, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar..

Kısa sürede şiir tutkunu olup çıkıvermiştim. Badem ağaçlarının gölgesinde, bulutları seyretmek daha bir anlamlıydı artık, “Göğe Bakma Durağı” ile…

Cuma günleri kasabanın pazarıydı. Babam kasabadan dönüşünde bir hafta boyunca biriken Cumhuriyet gazetelerini getirirdi.

O gün de bir tomar gazeteyle geldi. En tazesini, 23 Ağustos 1985 tarihli gazeteyi aldım. Sağ alt köşede, Uğur Mumcu’nun Gözlem’inin yanıbaşındaydı haber.

İki sütun 10 santim fotoğraflı haber, “Ozan Turgut Uyar öldü” başlığını taşıyordu. “58 yaşında ölen Uyar’ın cenazesi bugün Teşvikiye Camii’nden kaldırılacak” diye devam ediyordu.

Hiç tanımadığım, ama her gün en yakınımda olan bir dostu kaybetmenin acısıyla ezilmişti çocuk yüreğim.

Ağustosun ıssızlığı daha da büyüdü.

“Büyük Saat durmuş” diye söylendim. Sonra kayısı ağacının en tepesine çıktım bir çırpıda.

Gelip geçenlerin şaşkın bakışlarına aldırmadan son görevimi yaptım o güzel şair için; bağıra çağıra hem de:

şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım

Çocukluğumun son yazıydı o. Aynı zamanda köyde geçirlen son yaz da…

Tam 30 yıl sonra yolum bir kaç günlüğüne de olsa yeniden oralara düştü. Yaşlı kayısı ağacı çoktan kesilmişti.

Onun çocukları ve torunları olan diğer kayısı ağaçlarının dibine oturdum. Gökyüzü yine sonsuz mavi, bulutlar tanıdıktı.

Çağın en utanç verici katliamında, Sıvas’ta yitirdiğimiz sevgili Behçet Aysan’ın dediği gibi, “Acıysa dinmemiş haldeydi…”

Akıllı telefonun haber alarmı, bu kez bir başka güzel insanın acı haberini taşıdı:

“Gazeteci – yazar, ressam Fikret Otyam hayatını kaybetti..”

Nicedir hastaydı. Böbrek naklini kabul etmiyordu; “8 yaşında çocuklar var böbrek bekliyor. Ben yaşayacağım kadar yaşadım, Onlara böbrek lazım” diye..

Tadına doyulmaz röportajları, Gazipaşa’da bahçesinde ceylanlar gezinen o güzel ev, doyumsuz sohbeti gelip geçti aklımdan..

Yitirdiğimiz nice güzel dostlar, arkadaşlar geçti…

Gökyüzüne baktım.. Ağustos hala o ürkütücü ıssızlığa sahipti..

Ve belleğimde daha çok Turgut Uyar şiiri vardı.

Bu kez orta yaşlı bir sükunetle, iki damla göz yaşı eşliğinde alçak sesle tekrar ettim bir başka eşsiz Turgut Uyar dizelerini:

“Herkesin
Bir umudu vardır,
Bir savaşı,
Bir kaybedişi,
Bir acısı,
Bir yalnızlığı,
Bir hüznü…
Çünkü herkesin bir gideni vardır,
İçinden bir türlü uğurlayamadığı…”

Yusuf ÖZKAN