Nazım; edebiyatta sözün, ölçülü ve ahenkli olarak söylenmesine denir. Ölçülü ve ahenkli yazılmış veya söylenmiş sözlerin bütünüdür.

Dolayısıyla da her şiir nazımdır.

Ama biz, Türkiye’de ve dünyadaki edebiyat sevdalıları için nazım ; Nazım Hikmet demektir.

Ve yine bizler için her şair Nazım değildir.

Bizde adettir, şairleri eserleriyle, yani eşsiz şiirleriyle yad ederiz. Şöyle güzel gözleri vardı, şunu yerdi, bunu giyerdi, oraya giderdi vb şeylerle değil. Nazım’ı anarken de onun 11 Eylül 1961 tarihinde yazdığı otobiyografisini esas alalım.

1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üçyaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova’da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

Nazım’ın bahsettiği doğduğu şehir, Selanik’tir. Doğduğu ve büyüdüğü yıllardan hareketle, İmparatorluğun en çalkantılı döneminde büyüyen Nazım, kaybedilen toprakları, açlığı, yoksulluğu, bedbahtlığı, mücadeleyi, direnişi, kurtuluşu, devrimleri görmüş diyebiliriz. Bu dönemlerde büyümenin ve paşa torunu olmasının da etkisiyle vatan gibi, hürriyet gibi, yoksulluk gibi, yoksunluk gibi kavramlar onun hayatının şiarı olur.

Önce Bahriye Mektebi’ne gider ve subay olur. Sağlık nedeniyle subaylığı bırakır ama on dördünden beri yazdığı şiirlerini ölene kadar bırakmaz. Ocak 1920’de Anadolu’ya geçer diğer vatanseverler gibi. Mustafa Kemal ile görüşür. Mustafa Kemal kendisine “mevzusuz şiirler yerine gayeli şiirler yazmasını” da tavsiye eder. Ancak cepheye göndermez. En az silahlı mücadele kadar büyük olan eğitim savaşının cephesine gönderir. Bolu’da öğretmenlik yapmaya başlar Kurtuluş Savaşı devam ederken.

1921 Ağustos’unda , kitaplardan okuduğu ve ilgisini çeken Rus Devrimi’ni de görmek için Moskova’ya gider, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde okuması Nazım’ın şiirlerine de kişiliğine de yön veren bir zamandır. Burada dünyaca ünlü şairlerle edebiyatçılarla tanışır. En çok da Mayakovski’den etkilenir. Vatanı için bir şeyler yapabilmek arzusuyla 1924’te yurda döner. Vatanında artık Cumhuriyet ve jacoben devrimler vardır. Nazım’ın komünist düşünceleri zaman zaman tutuklanmasına zaman zaman da Rusya’ya sığınmasına neden olur. 1928’te ülkesine geri dönse de sınırı geçer geçmez tutuklanır. Arkadaşlarının ve aydınların yardımıyla çıkarılır. 1933’te tekrar tutuklanır 4 yıl ceza alır, Cumhuriyet’in 10. Yılı nedeniyle çıkarılan aftan yararlanır tekrar hapisten çıkar.

Bu tutuklanmalarla geçen yıllar boyunca -zaman zaman Orhan Selim adıyla da yazmıştır- Nazım tanınan, bilinen ve farklı olduğu ve kalemi kuvvetli olduğu bilinen bir senariste, roman yazarına, şaire dönüşmüştür. Artık yazdıkları daha çok kişiye ulaşmakta, daha çok kişi tarafından sevilmekte, senaryosunu yazdığı filmler bile uluslararası festivallerde ödüller almaktadır.

1938 yılında elinde Nazım’ın kitapları bulunan askeri öğrencilerle birlikte Nazım da tutuklanır. Garip olan ise bu kitaplar zaten kitapçılarda satılan, herkesin alabileceği ve yasaklı olmayan kitaplar. Nazım askeriyeyi isyana teşvikten 35 sene hapis cezası alır, 28 yıl 4 ay olarak onanır cezası.

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de

Nazım, şiirlerinde ve yazılarında umuttan, yaşama sevgisinden bahsetse de hapisteki her anı öyle geçmemiştir. Hücrelerde de yatmıştır, intiharı da düşünmüştür. Arkadaşları, sevenleri ise onu tekrar özgürlüğüne kavuşturmak için büyük çabalar gösterir. Kampanyaya yerli ve yabancı yazarlar, şairler, aydınlar, örgütler, siyasetçiler vb de katılır. Uluslararası komiteler kurulur. Fransa, İngiltere, Çekoslovakya, Yugoslavya, Rmanya, Bulgaristan, Polonya, Mısır, Lübnan, Suriye, Hindistan, ABD vb birçok ülkede protesto gösterileri yapılır. Albert Camus, Jеаn Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Jacques Prévert, Raymond Queneau, Oskar Daviço gibi isimlerdir bu gösterilere katılanlardan bazıları. Nazım açlık grevine başlar, annesi Celile Hanım Haliç köprüsünde görmeyen gözleriyle oğluna imza toplarken. Orhan Veli, Melih Cevdet ve teyzesinin oğlu Oktay Rıfat da açlık grevine başlar.

Tüm bunlar olurken Türkiye’de iktidar değişir, yeni iktidar Demokrat Partisi genel af ilan eder ve Nazım hapisten çıkar. İlk işi ise deniz kenarına gitmek elini suya sokmak, sırt üstü yatıp gökyüzünü izlemek olur. Onun gökyüzünü izlemeyi sevdiği gibi onu izlemeyi sevenler de vardır. Nazım sürekli takip edilir, baskı altındadır. Sonunun Sabahattin Ali gibi olmasından korkan Nazım, 1951 Haziran’ında bir sabah, çok sevdiği vatanını, çok sevdiği hürriyet uğruna terk eder.

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag’dan Havana’ya
Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924’te
961’de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır
partimden koparmaya yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim
951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52’de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

Artık Nazım için ikinci vatanı olan Sovyetler Birliği’nde birinci vatanı, yalnız saçının akında,
yüreğinin enfarktında, alnının çizgilerinde kalan vatanı Türkiye’yi özlemle geçmektedir ömür.

Büyük saygı görmektedir, büyük ödüller almakta, büyük kişilerle tanışmakta, ve büyük kişiler ise bu mavi gözlü devle tanışabildiğine daha çok mutlu olmaktadır. Ülkesinde vatandaşlıktan çıkarılmış bir ismin dünyaca bu kadar saygı görmesi bizim ayıbımız olarak yüzyıllarca kalacaktır.

Sovyetler Birliği tarafından Lenin Nişanı olarak da bilinen ve üstün başarı gösteren, barışı
koruyan, anavatanı savunan kişilere, üstün performans gösteren işçilere verilen barış madalyasını da alır. Bir arkadaşının davetiyle Küba’ya Havana’ya gider 18 saatlik uçak yolculuğuyla.

Che Guevera 1956’da hapis yatarken karısına yazdığı bir mektubu şöyle bitirir:

– Bundan böyle, tıpkı (Nazım)Hikmet’in yaptığı gibi, kendi ölümümü rahatsız edici bir olgudan daha fazlası olarak görmeyeceğim: “Ve yalnız / yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim…”

Devrim sonrası bir ülke ziyaretinde yazdığı mektuba da şöyle başlamıştır:

– “Birtanem … Bu seslenişi “yaşlı (Nazım)Hikmet’ten” ödünç aldım…Bu aşk dolu tek mısrayı
sevgimin gerçek boyutunu sana göstermek için gizlice (Nazım)Hikmet’in dolabından aldım…”

Che ve Nazım ; Che yurtdışında olduğu için buluşamaz. Nazım ise döndüğünde Küba’da
gördüğü manzarayı mutluluğun resmi olarak tanımlar. sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / 1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin/ çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat/ yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin?”

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim
bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21’den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

Nazım’ın hayatına giren kadınlar hepimizin malumüdür. Sabiha Hanım, Azize Hanım, Şuküfe Nihal Hanım, şiirinde geçen mavi gözlü devin sevdiği ve ilk eşi olan kadın Nüzhet Hanım, Yelena Yurçenko (Lena), Piraye, Cahit Uçuk, Suat Derviş, Semiha Berksoy, Münevver, Vera vb vb

Beni değil de Orhan Veli’nin bahsettiği gibi edebiyat tarihçisini ilgilendiren isimler.

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçemle yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.
Bu otobiyografi 1961 yılı 11 Eylülünde
Doğu Berlin’de yazıldı.

Evet yazıları dilden dile aktarılır, herkes onunla tanışabilmek için sıraya girer, ülkelerine davet eder, konferanslarda, sofralarda baş köşeler ayrılır. Ancak ülkesinde şiirleri yasaklı kalır yıllarca. Bugün bile. Nazım adını duyunca tepkiler gösterilir.

Bugün bile Nazım ismi ürkütür bazılarını.

Bugün bile Nazım insanları isyana teşvik etmektedir. (Haksız da sayılmazlar gerçi)

Ancak hiçbir şey Nazım’ın değerini düşüremeyecektir. Nazım, serbest şiirin lideri ve hamisidir. Sanatı sanat için değil toplum için yapan bir neferdir. Ve ister kabul edin ister etmeyin Türkçe’nin en büyük şairidir.

Ünlü Şair Pablo Neruda’nın ona söylediği sözlerle yazımı sonlandırmak istiyorum:

‘’Kardeşim, sen o türküleri herkes için söyledin! Bizler bundan sonra ne yapmamız gerektiğini düşünmekten hiç çekinmeyeceğiz! Ne zaman şarkı söylemeye başlamamız gerektiğini de artık biliyoruz.’’

Teşekkürler Nazım,
Teşekkürler böyle olduğun için!
Teşekkürler şiirlerinle tutuşturduğun o ateş için..