Hastane çadırında yaraları dikilen İsmail’e doktor, tedavisinin bu koşullarda yapılamayacağını, yaralarının çok derin olduğunu ve eve gitmesi gerektiğini söyler. İsmail sorar:
“Efendim gideyim de, ne zaman geri döneyim?”
Doktor izinli olarak gönderilen her askerden duymaya alışık olduğu bo soruya verdiği yanıtı yineler:
“Yaran kabuk bağlar bağlamaz gel!”
Çanakkale direnişçilerinden İsmail’in varlığını küçük kardeşinden öğreniriz.

Beş yaşındaki çocuk, Karadeniz’in bir sahil kasabasında her günkü oyuncaklarıyla oynamaktadır. Deniz kıyısındaki bir çocuğun oyuncakları ne olabilir? Elbette midye kabukları, çakıl taşları, kıyıya vuran dalgalar ve uçsuz bucaksız bir kumsal…

Çocuk, bir sabah başını kaldırdığında, kendisine doğru gelen sargılar içinde bir asker görür. Hiç görmemiş olsa da, gelenin cephede direnen ağabeyi olduğunu yüreğinde hisseder ve koşarak göğsüne gömer başını. İlk kez kardeş kokusunu alıyordur ama yıllar sonra o gün ciğerlerine çektiğinin kardeş değil,  barut kokusu olduğunu öğrenecektir!

Evinde dinlenmeye çekilen İsmail’i rahat bırakmaz komşular. Çanakkale’den bir gazinin geldiğini duyan herkes, evinden bulduğu her türlü yiyeceği İsmail’e taşır. İsmail de, her seferinde ziyaretçilerine yaralı olduğunu ve yorgunluğunu belli etmeden üniformasıyla karşılar ve dik duruşuyla onlara Çanakkale’de nasıl direndiklerini anlatır… Ve bir gün, annesine gitme vaktinin geldiğini söyler. Anne, “Oğlum gelen gidenden dolayı doğru dürüst dinlenemedin, kal biraz daha” deyince, İsmail bir yarasını gösterir: “Ama anne bak kabuk bağladı. Söz verdim, gitmeliyim”.

İsmail evinden ayrılmadan, subay ceketinden parlak, metal bir düğmeyi kopartır ve kucağına her aldığında onlarla oynayan kardeşine verir: “Al, baktıkça beni hatırla ve sen hep oyna…”

Nüfus kağıdına göre 24 Nisan 1327 (7 Mayıs 1911)’de doğar Rıfat Ilgaz. Annesi Fatma Hanım’a göre derin karın yaşandığı 1910 yılının Şubat ayında bir Salı günü doğmuş ve Fatma Hanım’a göre Salı günü doğduğu için de ismi Salih olmalıymış fakat babası Hüseyin Vehbi Bey; memuriyette kendisini denetlemeye gelen müfettişin ismini verir oğullarına: Mehmet Rıfat. 7 kardeşin en küçüğüdür. Büyük abisi İsmail’in öyküsünü Sunay Akın’ın ağzından yazının girişinde anmıştık. Abisini bir daha göremez Rıfat Ilgaz. Çanakkale Savaşı’ndan sonra Musul taraflarında yaralanan İsmail, Süleymaniye’de bir hastanede ölür.


Şimdi anımsıyorum uzun boyluydu ağabeyim,
İlk kezdi görüşüm Çanakkale dönüşü
Pırıl pırıldı ceketinin düğmeleri
-Kucağına beni almıştı da biliyorum-
Gerçekten de belindeydi kılıcı,
Sırmalı bir de kalpağı vardı
-Kurtuluş Savaşı’nın kara kalpağı değildi-
Görüş o görüş!

İlk şiiri Nazikter gazetesinde yayınlandığında orta son sınıftadır. Sevgilimin Mezarında… Mezarını bırakın, sevgilisi bile yokken, Rıza Tevfik’in “Kabr-i Fikret’i Ziyaret” şiirinden esinlenerek yazmıştır Ilgaz ilk şiirini. O yıllarda Açıkgöz, Güzel İnebolu, Tos ve Güzel Tosya gazetelerinde de şiirleri yayınlanır, hatta Açıkgöz gazetesinde yayınlanan şiirlerinden“Sazını Çalana” şiirini, Anadolu gezisi sırasında Kastamonu’ya uğramış Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati ve Faruk Nafiz çok beğenirler ve tanışmak tebrik etmek isterler şairi, karşılarına çıkar 1.54’lük boyuyla ve takdirlerinin yanında şaşkın tebessümlerini de kazanır bakanın.

Babasının vefatı sonrası Kastamonu Muallim Mektebi’ne girer, Bolu, Akçakoca, Gerede ve Düzce’de öğretmenlik yapar. Askerlik sonrasında da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nde okur. Çığır, Oluş, Ulus, Güneş, Yücel, Varlık, Hamle ve Yeni İnsanlık dergilerinde şiirleri çıkar. Okul sonrası Adapazarı’na atanır ancak yakalandığı verem nedeniyle İstanbul’da sanatoryuma yatar. Tedavi sonrası Adapazarı’na dönse de 10 günde bir İstanbul’a gitmek zorundadır, tayinini sonunda İstanbul’a aldırır.

Bir yandan öğretmenlik yapar, bir yandan Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okur, bir yandan da nice edebiyatçıyla tanışır. 1942 Eylül’ünde Ömer Faruk Toprak ile birlikte, içinde Sait Faik, Cahit Irgat,  Orhan Kemal’in bulunduğu Yürüyüş dergisini çıkarırlar. Nazım Hikmet’in hapishaneden gizlice gönderdiği şiirlerini de İbrahim Sabri adıyla yayınlarlar. 1942 Eylül’ünde başlayan dergi macerası Temmuz 1943’te İçişleri Bakanlığı’nın emriyle son bulur.

Yine bu zamanlarda İlk şiir kitabı “Yarenlik”i 1943 yılında, matbaacı bir arkadaşı sayesinde kendisi bastırtır. İlk kitabında 1939 öncesini, yani “gözleri kapalı zamanlarının şiirlerini, yazılarını” koymaz. İkinci Dünya Savaşı tüm vehametiyle devam ederken; edebiyatın yalnız kitap, dergi, gazete olmadığını anlarlar. Edebiyatın insanın yaşamı olduğunu, yaşamı içtenlikle dile getirmek olduğunu farkederler.Önceki şiirlerinin emekçileri, memleketini seven halkı, işçileri, aydınları –gerçek aydınları- ilgilendirmediğini görürler. Edebiyat, sanat kitaptan değil yaşamdan öğrenilir diyenlerdir onlar… Adlarına Fedailer Mangası denilenler…

Yarenlik 1946 yılında Asım Akşar, Oktay Akbal, Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Avedis Aliksanyan, Pertev Naili Boratav, Hüsamellin Bozok, Behice Boran, Muzaffer Şerif Başoğlu, Hulusi Dosdoğru, Abdülbaki Gölpınarlı, Kenan Harun, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Fahir Onger, Kemal Salih Sel, Refi Cevat Ulunay,Yusuf Ahıskalı, Ömer Bedrettin Uşaklı’nın kitap hakkında yazdıklarıyla yeniden basılır.

1944 yılında ikinci kitabı “Sınıf” yayınlanır fakat 25 gün sonra sıkı yönetimce toplatılır. Sağlık sorunu nedeniyle hapise girmekten korkarak iki buçuk ay kaçak yaşar. Daha sonra teslim olur. Bilirkişi raporunda, kitapta sakıncalı birşey yoktur denilmesine rağmen, kitabın kapağının kırmızı oluşunu komunizm propagandası olarak gören mahkeme 6 ay hüküm verir. Çıktığında ne öğretmenliği kalır ne Felsefe öğrenciliği ne de sağlığı. Heybeliada’da sanatoryuma yatar. Buradan Cumartesi ve Gün dergilerine şiirler yazılar gönderir. 2 yıl süren mücadelesi sonuç verir ve 1946’da öğretmenliğe geri döner fakat sadece 2 ay devam edebilir, tekrar İstanbul’a sanatoryuma yatırılır. O sıralarda Hasan Ali Yücel – Kenan Öner davasında adı geçince mahkemeye bir yazı yazarak Hasan Ali Yücel döneminde meslekten uzaklaştırlıdığını ve şu anki bakan Şemsettin Sirer ile döndüğünü söyler, bu sözleri bakanı zor durumda bırakınca bakan SİRER, ILGAZ’ı öğretmenlikten atar. Dönemez bir daha da öğretmenliğe..

1946 yılının Kasım ayında, Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Mustafa Mim Uykusuz ile birlikte Türk basın tarihinin siyasi mizah dergileri/gazeteleri arasında en önemlilerinden birisi olan Marko Paşa’yı çıkarırlar. İsim babası bizzat işçiler olan bu dergi, toplumcu gerçekçi ve farklı mizah anlayışıyla büyük etki yaratmıştır. Bir iki yıl içerisinde, dergilerin gazetelerin 15 -20Bin tiraj yapabildiği zamanlarda 60-70 Bin tirajlara ulaşmıştır. Bir keresinde isminde İsmet Paşa ile dalga geçiliyor diye kapatılmış dergi birçok kere aynı akıbete uğramıştır. “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” veya “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar.” gibi ifadelerle çıkarak inatla var olmaya devam eder. Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Kırk Haramiler adları altında yeniden çıkar. Derginin yazarları gibi yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz da hapis cezası alır. Bu cezalarını sağlık sorunu nedeniyle çeşitli hastanelerde çeker. 1950’de değişen iktidarla birlikte genel afla çıkar hastane/hapishane’den. İktidar değişmiştir ama Menderes döneminde herşeyin toz pembe olacağını sananlar yanılır. Mizah dergilerine açıkça savaş açılan bu dönem Adembaba dergileri kapatılır.

1953’te yayınlanan “Devam” kitabı toplatılır. Mahkeme bu sefer bilirkişi raporunu kabul ederek davayı düşürür ama kitap bir daha yayınlanmaz. 1957’de Turhan Selçuk ve İlhan Selçuk’un çıkardığı Dolmuş dergisinde Stepne takma adıyla yazılar yazar. Bizim Koğuş ve Hababam Sınıfı bu dergide yayınlanan yazılardandır. Bir iki yıl sonra Taş ve Külah dergilerinde kendi adını kullanarak yazar yazılarını. 1961 Anayasası’dan sonra Demokrat İzmir, Akbaba, Vatan, Yeni Gün, Yeni Ulus gibi yayın dergilerde yazar yazılarını. Sınıf Yayınları’nı kurar ve kendi kitaplarını yayınlar. Yetmişlerde emekli olup, soyadını en yüce dağından alacak kadar çok sevdiği, doğduğu topraklara döner. 12 Eylül darbesiyle sorgular, soruşturmalar, kovuşturmalar, işkenceler ile tekrar karşılaşır 70 yaşında. Evini basan askerler heryeri didik didik etmiş, buldukları kağıtlara,kitaplara tutanak tutarak; Ilgaz’ın gözlerini bağlayıp ayaklarını zincirleyerek Cide’den Kastamonu’ya getirildi. Suçlayacak birşey bulamayan cuntanın askerleri, sağlık durumunun da etkisiyle 17 gün sonra serbest bırakırlar Rıfat Ilgaz’ı. Yazımızın başında anlatılan ve abisinden ona yadigar kalan tek şeyi, düğmeyi, bu aramada ya da daha önce defalarca kez evinin didik didik edilmesi sırasında kaybeder. Abisi gibi düğmesi de dönmez bir daha…

SON ŞİİRİM
Elim birine değsin,
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım!

 

Çeşitli şiirlerle,romanlarla, öykülerle yazmaya devam eder. Kültür Bakanlığı tarafından plaket alır. Fakat 2 Temmuz 1993’te gördükleri bu ülkede gördükleri acıların en sonuncusu olur. Yakın arkadaşı Asım Bezirci’nin de Sivas’ta Madımak Oteli’nde katledilmesinin de etkisiyle 7 Temmuz 1993’te hayata gözlerini yumar.

“Firavunlar Mısır’da tabletleri kırdı, Hitler’in orduları Avrupa’da bütün kütüphaneleri yaktı. Dünya tarihinde ilk kez Türkiye’de, aydınları bir binaya koyup yaktılar” – Rıfat ILGAZ

Rıfat Ilgaz edebiyatımızın en ulu çınarlarından biri olsa da birçoğunuz onu tanımazsınız, tanıyanlarınız da Hababam Sınıfı’nın yazarı dersiniz en fazla. Hababam Sınıfı’ndaki sistem eleştirisi – daha önce Kel Mahmut diyerek öğretmenler aşağılanıyor diye sansüre uğramıştı- sansürden geçebilmek için Umur Bugay tarafından törpülenmiş ve ortaya sistem eleştirisinden, daha doğrusu Rıfat Ilgaz kaleminden uzaklaşmış bir komedi filmi çıkmıştı. Ilgaz hastalığı ve baskılar,suçlamalar,soruşturmalar,hapislerle dolu yaşamı nedeniyle uzak kaldığı öğretmenlik hayatını anlatmış olabilir belki ama Rıfat Ilgaz denilince aklıma nedensiz bir şekilde Karartma Geceleri ve  Mustafa Ural gelir. Mustafa Ural romanın baş karakteri. İkinci Dünya Savaşı yılları. Güvenlik nedeniyle ışıklar akşamları kapatılarak karartma uygulanıyordu. Ve ayrıca makam sahibi beylerin güvenliği için de yazarlar, aydınlar, gazeteciler, şairler baskılar,davalar,soruşturmalar,hapislerden geçirilerek hayatlar üzerinde karartma uygulanıyordu. Fazla söze, uzatmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Karartma Geceleri Rıfat Ilgaz’ın ve Fedailer Mangası’nın çektiği zorlukları birinci ağızdan aktaran bir eser. Okuyabilir ya da en azından Yusuf Kurçenli tarafından sinemaya aktarılmış halini seyredebilirsiniz.

Yazımı Kırk Kuşağı ya da Toplumcu Gerçekçi Kuşak olarak da bilinen ama en çok -Attila İlhan tarafından verilmiş Fedailer Mangası- isminin yakıştığı; yıllarca dergilerin, yayınevlerinin, gazetelerin sırt çevirdiği, çıkardıkları dergilerin, matbaaların kapatıldığı, kitaplarının toplatıldığı, soruşturmalar, davalar, sürgünler,hapisler yaşadığı, edebiyat tarihinde, okul kitaplarında isimlerinin anılmadığı başta Rıfat Ilgaz olmak üzere bir edebiyatçının toplum açısından önemini gösteren ve öğreten, Ömer Faruk Toprak,  İlhami Bekir Tez, Suat Taşer, Sabri Soran, Mehmed Kemal, Fethi Giray, Zihni Anadol, Muzaffer Arabul , Hasan İzzettin Dinamo, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Niyazi Akıncıoğlu, Şükran Kurdakul, Arif Damar, A. Kadir, Cahit Irgat, Suphi Taşhan, Sabahattin Ali ve şu an hatırlayamadığım geçmişten günümüze edebiyat ve toplum için kalem oynatmış tüm edebiyatçılarımıza saygı ve şükranlarımla bitirmek isterim.