Bilgisayar. Başlıktaki soru cümlesini okuyunca (ya da okuyamayınca) içinize dolan o anlık sıkıntıdan sizi kurtaran ifade. Yaygın kullanımı uzun yıllar almış ve gerçekten de bir zamanlar kompütır, gompütür, elektronik dimağ hatta günümüz plaza ağızlarına benzer şekilde “malumat processing” bile denmiş olsa da, artık tamamen benimsediğimiz bir isim kendisi. “Bilişim”, “yazılım”, “donanım” gibi sözcüklerin de bulucusu olan saygın mühendis ve dilbilimcisi Aydın Köksal’ın dilimize kazandırdığı en önemli terimlerden birisidir “bilgisayar”. Hepimizin hayatında artık fazlasıyla yer alan aygıt. Olmazsa olmaz denilen cihaz. Bugün en basitinden en karmaşığına kadar her türlü işlemde (Word dosyası açıp yazı yazmaktan, devlet dairelerinde “sistemde sıkıntı var” sözünü her vatandaşa ömründe en az bir kez işittiren işlemlere kadar) yardımcı olan makineler. Artık “akıllı” ön tanımıyla bir nevi statü atlayan telefonlardan ütülere (evet ütüler bile “akıl”lanmış arkadaş, inanmazsanız “akıllı ütü” yazın ve aratın), çeşitli akıllı giysilerden, akıllı binalara kadar her yer bu “akıllılık” olgusunun altında yatan bilgisayar teknolojisiyle dolmuş vaziyette. Fena mı peki? Şu an için bir kısım insanlık, bu durumun sağladığı “rahat” hayatın tadını çıkarmakla meşgul görünüyor. Yaşadığımız çağ “Bilgisayar Çağı” deniyor. Bilgisayar teknolojisinin dünyaya ilk yayılmaya başladığı Amerika ve Avrupa kıtalarından, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye kadar büyüyen ölçekteki önemi ve neredeyse tüm insanlığa sunduğu olanaklar ortada. Örneğin ABD ittirip düşürsen ayağa kalkan robo-köpekleriyle, Japonya da Japonca konuşmasının yanında işaret diliyle de anlaşan insansı robotu Aiko ile 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğindeki dünyamıza sıkı mesajlar veriyorlar artık. İnsanoğlu masaüstü bilgisayarları gayet masum ve temel bir ihtiyaç eşyası olarak görüyor. Bin yılların birikimiyle elimizde avcumuzda “insanî” iletişim adına ne biriktirdiysek, yine onu kendi ellerimiz ve avuçlarımız içinde her yere taşıyıp durduğumuz, ekranlarından “akıl” fışkıran (ama Nokia reklamındaki gibi ellerin birbirine uzanamadığı) telefon ve tabletlere devretmiş bulunmakta değil miyiz? Eskilerin tuvalete giderken koltuğunun altına sıkıştırdığı gazeteyi bile yerinden eden bu yeni nesil akıllı cihazlardaki uygulamalar, belli başlı bilgisayar programlama dilleriyle yazılmış olup haberleşme-sosyalleşme, oyun oynama, kitap okuma, müzik dinleme, çalışma planı yapma, verimli uyuma, yediklerimizin kalorisini hesaplayıp “Bugün şu kadar koşacaksın ona göre!” diyebilme kapasitesine ve yeteneğine sahip. Ancak yarın öbür gün yapay zekânın varabileceği boyutları birazcık olsun düşünüp de en ücra köşelere kadar sızmış olan bilgisayar temelli teknolojik ilerlemeyi artılarıyla eksilerini masaya dökerek tartışacak olursak bu yazının konusu bir hayli genişler sevgili okur.

joe-ks.com

Buna şimdilik gerek yok. Hele bir Robocop’taki “Droid”ler dünyayı sarsın, o zaman konuşuruz…

Gelelim yazımın başlığındaki “kompütır laenguıç” dediğim noktaya… Bilerek ve isteyerek “İngiliççe” okunuşuyla yazdığım bu güzide başlığı “Du yu spiik İngliş?” sorusuna benzettiyseniz tamamdır. Bahsettiğim “kompütır laenguıç” Türkçe olarak “bilgisayar dili” demek. İlk paragrafta da ucundan değindiğim programlamalar da işte bu dille yapılmaktadır. İnsanlık, binlerce yıldır kendi arasında ve içinde konuştuğu diller yetmemiş olacak ki, yazının bulunmasından bu yana geliştirdiği sembolik anlatım gücünü ürettiği cihazlara da yükleye yükleye bu yeni dili icat etmiş ve neredeyse günlük yaşamının içine yerleştirmiştir. Bilgisayar programlama dillerine verilecek örnekler arasında, yine bir bilgisayar dostumuzdan destek alıp öğrendiğimize göre, en bilinenlerden Pascal, Basic, C, C#, C++, Java, JavaScript, Cobol, Perl, PHP, Python, Ada, Fortran, Delphi, Swift olmak üzere toplam 500’den fazla dil bulunuyor. Artık yedi milyarlık nüfusa yaklaşan dünyamızda “insan gibi anlaşmak” için kullanmakta olduğumuz (ve bunu pek de iyi beceremediğimiz) dillerin sayısı ise Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında 1000’den fazla, Avrupa’da 250’ye yakın, Afrika’da 2100’den fazla, Asya’da 2300’den fazla, Avustralya’da 1300’e yakın iken bilgisayar dili sayısının bu görece mütevazı rakamda kalmasına sevinebilirsiniz. Ama dikkat! İnsanlık bu kadar yüksek dil sayısına (bilinen ve yaşayan diller olarak 7000’den fazla) varoluşundan bu yana neredeyse yüzbinlerce yılda ulaşmış. Yani bir diğer deyişle, nüfus çoğalıp göçler devam ettikçe ve çeşitli etkileşimlerle çeşitli sosyolojik, coğrafik ayrışmalarla konuşulan dil sayısı da artmıştır. Yazılı tarihin de MÖ 3500’de Sümerlerin çivi yazılarıyla başladığını düşünürsek köklü bir geçmişi vardır günümüzdeki 7000 tane dilin. Ancak bilgisayarlar açısından durum çok farklı. Vaktinde Jules Verne’in 80 Günde Devr-i Âlem kitabındaki gelecek öngörülerine “haydi canım sen de” denilmesi gibi, bilgisayar teknolojisinin artık 80 günde boyut atlayabildiğini söyleyenlere de aynı tepki veriliyor. Aslına bakarsanız, çağdaşımız “akıllı” bilgisayarların Alan Turing’in Turing testi ile “düşünebilmeye” başlamalarından bu yana pek de fazla bir süre geçmedi. Enigma’larıyla övünen Almanlar’a sürpriz yaşatarak İkinci Dünya Savaşı’nın kaderiyle oynayan şifre çözücü makinenin programcısı Alan Turing, bir bilgisayarda “algoritma” ifadeleriyle neler yapılabileceğini kanıtlamış bir insan, bilgisayarcı, matematikçi ve “ötekileştirilmiş” bir eşcinsel olarak tarihe geçti. En fazla yarım yüzyıllık bir süreç içerisinde dünyanın “bilgisayar programcılığı” bakımından geldiği nokta ortada. Bilgisayar programlarıyla donanımlanmamış neredeyse bir tek yer kalmadı. Diller daha da gelişiyor. Algoritmalar, algoritmalar her yerde. Yeri gelmişken algoritma kavramını da açıklığa kavuşturalım; bir algoritma, programlama dilleriyle kurulan cümleler sayesinde bilgisayarlara belli bir sorunun üstesinden nasıl gelineceğinin komutlanması, anlatılmasıdır. “Bilgisayara anlatmak” dedim farkındaysanız. Bilgisayarlara anlatıyor, “bilgisayarca” anlaşıyoruz artık. Bankaların ATM’lerine gittiğimizde soktuğumuz kartı okutup bizi tanımasını istediğimiz “şey” bir bilgisayar. Park etmek istediğimiz zaman arkadaki araca çok yaklaştığımızda sinyalini artırıp bizi uyaran “şey” de bir bilgisayar. Eskiden “Gel abi gel gel gel, gel abla! Hooop!” diyenlerimiz vardı, artık yok. En çok yüzleştiğimiz algoritmalara örnek olarak da Google arama motoru verilebilir ilk sırada. İnternet ağına girilen her türlü bilgiyi bünyesine katma algoritmasına sahip Google. Facebook’un haber akışı sayfasında önceden ilgilenmiş olduğunuz içeriklere benzer içerikler sunarak sizin ilginizi daha fazla çekmeye çalışması da algoritmik bir ifade biçimidir. Cleverbot adındaki yapay zekâyla internet üzerinden merhabalaşıp konuşabilmeniz de çeşitli algoritmalar sayesindedir. Bu arada algoritma sözcüğünün “H” harfini söyleyemeyen, dolayısıyla örneğin “Halil”i “Khalil”, “Harezmi”yi de “Khwarismi” şeklinde ancak söyleyebilen Avrupalılardan gelme olduğunu da bilelim. Zamanının en ilerisi durumundaki Pers biliminin içerisinde yoğrulmuş cebir ustası bir matematikçi, astronom ve coğrafyacı olan El Harezmî’nin (Al-Khwarismi) adını bugün bilgisayar biliminde yaşatan terimlerdir “algorizm” ve “algoritma”.

İnsanoğlunun kültür-sanat gibi, bilimi de bütünsel bir miras olarak tarihi boyunca kendisine yoldaş edindiği gerçeğiyle birlikte; sembollerle düşünerek geleceğe bir şekil ve yön verme uğraşısının muazzamlığı karşısında saygı duymamak mümkün değil. Sembolik düşünmenin temeli olan matematik, felsefe ve mantık bilimlerinin dünyayı bugün getirdiği nokta, iyisiyle kötüsüyle, budur. İnsan aklının hayâl edip düşünebildiği her şeyi günün birinde gerçekleştirdiğini farkedenlerin, bu uğurda ne tür mücadeleler vermiş, ne denli zorlayıcı aşamalardan geçmiş olduklarını bir bilsek aslında, dünyayı bambaşka algılardık. “Algı” kapılarımız hep açık ve geniş olur, birbirimizi daha iyi “anlardık”. Kim bilir? Belki bütün bunları da başarmamıza yarayacak algoritmalarla bağlantılı mikroçip şeklinde hafıza kartları ekleriz beyinlerimize bir gün. Tam da bu konu üzerinde çalışan bilim insanlarının günümüzde mevcut olduğu bilgisini de vererek yazımı noktalıyorum değerli Bilim Vagonu yolcuları.

Ancak bir kalbiniz de vardır, onu da tanıyınız.

Yazar: Kuzgun Poet